15 Kasım 2010

Yalnızlığın Mastar Eki Yoktur, Master!

'psikopatlık bir sanattır' diyorsa ve usta, işinin ehli bir kalemtıraş gibi sivriltiyorsa yepyeni kalemlerin uçlarını haşarı, yakışıklı bir yalnız, onun paranoyası üniversitelerin güzel sanatlar bölümünde ders olarak okutulmalıdır.

bir aforizmaysa bakışları, kendinden sakladığı, sürekli mücadele ettiği alterego'su yön veriyorsa, düzenliyorsa bir neşteri tutan ellerin titrekliğini, o, her kadının kasıkları arasında yer alan bazen gizli, bazen sarih laboratuvarda damıtılmalıdır.

ürkekliğinden ürkülüyor, ressamlar yaptıkları tablodan utanıyorlar, dahası korkuyorlarsa, bu tavırları sanat-sevicilerden takdir görüyorsa ve çıtkırıldım kadınlar hala onun ruhunda bir cinsel organın yokluğundan şikayet ediyorlarsa, o yakışıklının alnına üçüncü sınıf bir sokak aralığında bir silah dayanmalıdır. ağzına tutuşturulan son sigarasında onunla beraber, alelade anıları da yanmalıdır.

otonom aşklardan nefret ediyorsa, sağ eli sol eline düşmanca bir tavır takınıyorsa o yabancı, yaban arılarının istilasında aynada gördüğü yakışıklı surata tükürüyorsa durmaksızın, bir şiir gibi gördüğü kadınların 'fill in the blanks' kalıbıyla başka başka adamların koynuna atılmasındandır. o yalnız adamın bu sergüzeşt tavrı, hiç kimseye sorulmadan onun psikopatolojisinde aranmalıdır.

tüm mahrem fantezilerini kelimeleriyle gerçekleştirip, bunu hiç utanmadan teşhir ediyor, yalnızlığına sos yapıyorsa, yalnızlığın 'sade'yken tadının güzel olmamasından kaynaklanıyorsa suskunluğu, o yakışıklı kendine özgü bir yaratımın pürtelaş donanımındadır. kadın düşmanlığından sıyrıldığı dakikalarda tepkileri, ormanda avından korkup tam ters yöne koşmaya başlayan bir çita'nın yansımasında, anındadır. buna rağmen ne zaman kurtulmak istese kelimelerin tacizinden kendi zekasına ve güzelliğine narsistik derecede hayran, eski sevgililerine yedek lastik tanımıyla yaklaşan bir kadının amındadır. oysa o başkalarına yaşamın göreliliği üzerine ders verirken, başkalarının silahı yine onun alnındadır.

kelimelere yön verirken o yakışıklı, silahın boş olduğunun farkındadır.

07 Kasım 2010

never escape from madness

imgenin kararlılığı dürtünce gecenin karanlığını benim tenhalığım başlar. ben buna 'hardcore' derim. bilinç akar o saatlerde, saatlerin huzurla aktığı söylenir başka hayatların, karı-kız pazarının yoğun olduğu eğlence semtlerinde. zorunlulukla ve çoğunlukla kuramsal yalnızlıklardan kaçındığım o dakikalar benim yaratım sürecimdir. zihnim arjantin'de en ateşli tango figürlerini gösterir, seyircilerden alkış alırken, bir dakika sonra lokal bir anesteziyle kendi kendini uyuşturur. ardından bir timsahın gözyaşlarına atfedilen menfi yakıştırmaları düşünür, ağlarım sayfa üzerine. timsahın gözyaşlarına inanılmayan bütün yönleri caretta caretta'ların sevimliliğine eşitlerim bende, herkes gibi. ruhum kolbastı yaparken, bedenim misket havasının durağanlığında bir çay-kahve belki de bir sigara peşindedir. gece çoktan gün doğumunu becermiş ve çoğunlukla tüm güzel yönlerine boşalmış olur. zihnim bir sonraki geceye hamile kalır.

'ihanet' kelimesi çok soylu bir orospu çocuğu olarak yer alır sözlüğümde. o da tıpkı benim gibi çekici ve yine benim gibi nefret edilesidir. yalnızlığını milano moda haftasının tahta götlü mankenleri gibi teşhir etme peşindedir. kendiliğini boş vitese almıştır, dikiz aynasından eski sevgililerini görür. bazı kelimeler soyluluğumun kenar süsü olurken, sıradanlığın sofistike yönlerni görme hastalığına tutulurum ben. sorduğum hain soruların kahpe cevaplarına çok önceleri 'tik' işareti koyduğumu unutan kadınlara aslında görmüş-geçirmişliğin değil, direkt 'geçirmişliğin' havasını taslarım. sonra; sevgilisi tarafından terkedilmiş, kendini rakı'dan mahrum bırakıp, ormanların kuytu köşelerinde tek başına ağlayan bir timsah siparişi veririm internetten, kargo paketini getiren adamın bakışlarını es geçerek, kurduğum rakı masasında timsahla dertleşir, beraber ağlar ve gözyaşlarına inanırım.

sonra talepkar bir sigaranın dudağımda intihar etmesine izin veririm, imgenin kararlılığı geceyle yetinmemiş haremine yüreğimi de katmıştır, tüm benliğime boşalmıştır. telefonundan gözyaşı akan banyomda soğuk bir duş alır, kalemimden arta kalan herkese eşsiz bir orgazmın mahrumiyetini yaşatırım.


06 Ekim 2010

cehennem

yok olan bir şey gibi, yani aynalar, aynalar gibi, bir kimlik sonnet'si gibi adeta, fakat yüzünüz, sanki yüzünüze dokunsam ölürsünüz, bir dokunsam ölürsünüz, bilmediğim bir şiir gibi ölürsünüz, algıda kusur etmem kaygılanmayınız, gözleriniz bakunin'in anarşizmi gibi, elleriniz sanki sadece kendi varoluşundan sorumlu, sanki dostoyevski'nin varoluşçuluğu, elleriniz kimseye hesap vermeyecek kadar güçlü, utangaç ve solgun..

gitmeyiniz, durun, gidip durmayınız, sizinle metafor yağmurunda ıslanırız, dilleriniz sokrates'in keskin yargıları gibi, dilleriniz yaralayıcı, yani yok olmak gibi, yani bir kızıllıığı ellemek gibi, yani kızıllık, yani bacaklarınız, yani bacaklarınızın arası, dudaklarını öptüğüm o yarık, yani dışı kıpkızıl, içi bembeyaz. yani sartre'ın 'kendinde şey' dediği, yani 'balçıksı' dediği.. uluorta ölmeyiniz matmazel, yani ben içkiye ve nietzsche'ye düşkünüm, beni delirtmeyiniz matmazel.

ne var ki yaldızlı gökyüzüne benzer hallerim yok, solgunluk var demek istediğim, çoğalan bir şeyler, umursamaz bir şeyler, yani bencilce bir şeyler, yani sadece kendinde çoğalan bir şeyler, yani egosantrik, kelimem kadar güçsüz bir varoluş elbette bu, farkında oldukça utanan bir varoluş, yani bu bir nevi 'never ending way' matmazel. utanmayınız, memeleriniz daha masum bakışlarınızdan.

yani o memeler var ya, biri mağripe bakıyor diğeri maşruka, biri gel diyor diğeri gelme, yani memeler başlıca paradoksumuz olsun mu, olsun, sen şimdi hangi bilimin paradigması, billahi kafka'nın huzursuzluğundan başka bir şey değil bu yalnızlığınız, bu hissiniz, bu içkinin dibine vurma halleriniz, yani bu mutluyum halleriniz, bu herşeyden önemli benim halleriniz, bu balçıksı halleriniz, bu kendinde şey durumlarınız.

oysa ben sizi, ikonoklastik dönemlere benzetecektim, geç bizans'a, erken roma etkisine, yani ne biliyim myken uygarlığına benzetecektim, yani sizi tarihe mal edecektim, yani siz gittiniz kimlere mal oldunuz, yani demek istediğim biraz malsınız, olsun, sizi seviyorum, olsun sizi, aleksey ivanoviç'in polina'yı sevmesine benzer seviyorum, sizi katoliklerin isa'yı sevmesine benzer seviyorum, olsun, vallahi ben sizi nietzsche'nin lou salome'u sevmesi gibi, kafka'nın milena'ya yazdığı mektuplar gibi, neyse, sizi tarihe mal ediyorum. bakışlarınız barok mu? yani benim kalbim biraz rokoko'dur da.

yani ben sizin amınıza koyayım matmazel. bilinç kaybı bu, kelimem özensiz yani, bilinç akınca küfre gider dilim, yani amınıza, yani koyayım. yani vurgu tonunu korumak meselesi, yani benimle delirmek ister misiniz matmazel, benim kalbim biraz yorgundur, hem dilim içkiye, hem zihnim nietzshe'ye düşkündür matmazel.

yani matmazel sizi anarşimden çok sevdim, ki kimseye yapmam bu iyiliği.

01 Eylül 2010

karbonmonoksit

çocukluğumun
bursa'sında karbonmonoksit
kokmaya başlayınca
oturduğumuz mahalle
ben ertesi gün
kar yağacağını anlardım.

ve o mahalllelerde yaptığımız
futbol maçlarından birinde
kulağıma eğilip
bir gün seni seveceğimi
söylese birisi
ben büyük ihtimalle
topu direğe nişanlardım..