05 Eylül 2015

Çocuk!

Senin hatan bu çocuk! Seni anlamayacak kişilere kendini anlatıyorsun, derdini dev sanıyorsun. Anlamak, dinlemenin sonucudur. Onlar, onlar dediklerin, o kimsenin ruhuna meyletmemiş, medeniyetin dişlilerinin ezdiği serseri mayınlara bile isteye basıyorsun. Dinleyen kulaklar, sesinin ezgisine mi kaptırıyor kendini, kelimelerin kendi tınısına mı bilmiyorsun çocuk! Bir düşün, bir kez o bebeksi yüzüne kirli aynandan bak, rüzgar pardösünü çekiştiriyor diye, kötü havalar seni mutlu ediyor diye, o kadını uzaktan, kimseye haber vermeden seviyorsun diye, hüznünü zırh gibi kuşanmışsın diye, kimi dost bilsen kader ağzına bir parmak acı çalıyor diye, defterine eskimiş dizeleri yazıyorsun diye şair olmuyorsun çocuk! Senin hatan bu çocuk, yanlış dünyaya büyüyorsun.

20 Haziran 2015

Hikayeme Böyle Başlamak İstemezdim



Hikâyeme böyle başlamak istemezdim. Yani devasa bir binanın en tepesinde oturmuş sakin tavırlara sahip bir serseri görünümüyle en azından. Size sisli bir gecede filizlenen nahif aşklardan, süratli bir geceyi tamamlayan hızlı görüntülerden, ruhunu bu anlayışsız dünyanın karanlık köşelerine asla düşürmemiş olan mutlu insanlardan bahsetmek, var olduğunuz günden bu yana içinize yayılan o ince sızıyı biraz olsun dindirebilmek isterdim.

Fakat bu karanlıkta ancak bir sigara yakılır.

Tepesinde oturduğum şu betonarme yapı birazdan çeşitli polis departmanlarının araştırma sahası olacaksa, hakkımda hazırlanan dosyalarda müstehzi sırıtan üniversiteli gençlik resmim, hayat dolu bu gencin neden bu binanın tepesinden kendini boşluğa bıraktığı sorusunu akıllara düşürecekse, psikoloji bilimi bazı hastalıkları yakıştıracaksa bana, tutarsız davranışlarımı anlatan pek çok arkadaşımı dinleyeceklerse, dünyanın jonglörleri aynı labutları çevirecekse, gazetelerde haber oluşum hüzünlü yönler barındıran sade bir haber niteliği taşıyacaksa, belki de bu acı haberin yanında bir mağazanın indirim haberini veren devasa bir görsel yer alacaksa, sonra katlayacaksa beni eller, bir kahvehane masasının üzerinde duracaksam, bir öğrenci evinin kahvaltısına altlık, rastgele girilen bir internet sitesinde giderek eskiyen bir haber olacaksam eğer, size dünyanın güzel bir yer olduğu masalını anlatmaya kalmak, büyük bir riyakârlık olmaz mıydı? 

O yüzden kendimi aşağıda gözüken derin karanlığa bırakmazdan az önce, bir kez daha zamanın tam içinden sesleneceğim kâinata, rüzgârın sesimi uzaklara taşıdığı bu bilindik macerada uzaklarda bir çingene kadınının dilinde eski bir ninniye, ninniyi işiten minik kulaklarda rahatlatıcı bir melodiye, başka bir coğrafyada adilane bir hükümdarın buyruğuna, o buyruğun yol açtığı savaşın çığırtkan borazanına dönüşecek sesim. Yüzümdeki aynı gençlik ifadesi birden yüzyılımızın iltihaplanmış bütün ideolojilerinde, tarihin en kuytu ayrıntısında, bu yaşlı evrenin yükünü taşımaya çalışan bir yoksulun çirkin ellerinde, sadece bir istatistik niteliği taşıyan milyarlarca hayatın ezberlenmiş hareketlerinde tekrar tekrar belirecek. Sonra önümde duran derin karanlık yutacak beni, o zaman anlattığım bütün hikâyeler yalnızca geceleri duyulmak üzere bu binanın tepesinde tekrar tekrar anlatılacak başka ağızlar tarafından. Çünkü talihsizlikleri kanserli bir hücre gibi ruhuna yapışmış olan insanlar için, çünkü dünyayı umut dolu bir yerküre olarak tasavvur etmekten uzak insanlar için uyku saati olarak hazırlanmış sade bir karanlıktan ibaret sayılamayan gece, hayatın bütün karşıtlıklarını tüm çıplaklığıyla gösteren gece, tüm eşitsizlikleri aynı ışıkla aydınlatan gündüzün kirli aydınlığına yeğdir. 

Hikayeme böyle başlamak istemezdim fakat bu karanlıkta ancak bir sigara yakılır.

19 Nisan 2015

Dream About Dream

Hayatın ardına gizlenmiş esrarı ilk kez yakalar gibi oldum da, yakalar gibi olduğumu düşündüğüm anda kayıp gitti zihnimden. Böylece önümde duran eskimiş sandalyeden, karşı masada oturan yaşlı adamın eğik boynundan, caddenin karşısındaki gayretkeş satıcının ayaklarına dolaşan sırnaşık kediden, hemen yanıbaşımdaki asırlık çınar ağacının salınan yaprağından müteşekkil görüntü ortasına bir taş düşen kirli bir su birikintisi nasıl dalgalar oluşturursa, öylece geniş halkalar oluşturarak yok oldu. Bir zaman sonra dünyadaki dengenin, bütün bir ömre sığdırılmaya çalışılan sevinçlerin, tarihin tüm ıstıraplarının, örneğin küçük kardeşim Mustafa'nın çikolata sevgisinin, babamın vitesi istemsiz bir bilinçle değiştirmesinin, hızlıca devam eden bir konuşmanın ortasındaki kesik sessizliğin, incinen bir aşığın ruhundaki ince sızının aynı efsunla yoğrulmuş katmanlar olduğunu gördüm ve korktum bu gördüğüm manzaradan. 

Korkuma yenilmezden az önce kalktım oturduğum o çay bahçesinden. Zira adaletin terazisi yanlış tartıyordu, feleğin çemberi hepimizi kandırıyordu, tek kanallı dünyada hep aynı film oynuyordu.

Yürüdüm. Anladım ki, şu kaldırımlar, şu birbirine yaslanmış yorgun evler, şu gürültülü cadde, yaşandıkça tükenen şu ömür, yüce bir sessizliği tamamlıyordu sadece.

17 Mart 2015

Hayatın Muhkem Mevkileri #8


Saçları bazen kulağından sıyrılıp, beraber eğilip baktığımız atlasın üzerine dökülüverirdi. O sıra bayrakları inceliyorsak saçları aynı anda muhtelif devletlerin bayrağında modern bir motif oluverirdi. Yok o sırada bir haritadaysa gözlerimiz Serpil’in atlasa gelişigüzel dökülen saçları maceracı bir denizcinin yolunu aniden keser, başka bir denizciyi bir kara parçasının keşfi için avantajlı kılardı. Kaldırıp bir hamlede, saçlarını kulağının arkasına tekrar sıkıştırırdı. Öyle zamanlarda tarih bu ayrıntıyı yazsın isterdim, medeniyet dediğimiz çöp yığını bize böyle bir kıyak geçerek gönlümüzü alsın isterdim. 

Sonraları özellikle bu sahneyle hatırladım Serpil’i. Arkaya doğru hafifçe meyleden kırmızı koltuğunda oturmuş televizyondaki basit dizileri izlerken, okuduğu romanda çok beğendiği bir cümleyi heyecanını paylaşmamı istercesine bir sevinçle bana okurken, elimizde pazar çantalarıyla merdiven çıktığımız esnada kalçalarındaki ritmik devinimi seyrederken, eve güç bela girdiğinde, anahtarlarını asmasının hemen akabinde, tek koluyla duvardan da destek alarak ayakkabısını çıkartırken, onlarca minik makyaj malzemesinin içinden kıyafetine uygun tonları seçerek büyük bir seyirci topluluğu onu izliyormuşçasına ağır hareketlerle makyajını yaparken, hastalandığımda bana bin bir özenle şifa niyetine çorba pişirirken de hatırlardım onu bazen. Bu gölgeli anılarımın hepsinde Serpil’in yaşam sevincimi artırdığını, onunla geçen zamanlarımın bir daha aynı lezzette göremeyeceğim bir rüyayı andırdığını anlar, hüzünlenirdim. 

Saçları bütün bunların ötesinde, zamanın birinde yaşamış çok zengin ve kudretli bir hükümdar kızının destansı güzelliğini andıran, bu güzelliği tamamlayan bir tutam tılsımdı. Zamanın ötesinden benim oturma odama, yastığımın bir kısmına, iyi bir sevişmenin sonunda göğsüme yayılması beni sinsice mutlu eder, bu bağlantıyı kurabilmiş olmama içten içe sevinir ama bunu Serpil’e asla anlatamayacağımı hissederdim. Serpil, ruhumun hangi tarihi durakta dinlendiğini, hangi manzarayı seyrettiğini, hangi cümleleri damıtıp hangilerini süzgeçte bıraktığımı bilmez, beni yalnızca onu seven, bu hoşnutlukla avunan bir eş sanır, delgeç bakışlarını yüzüme çevirir de asla içime doğru çevirmezdi. Ben de bu serbestliğin tadını çıkartır, Serpil’i tarihin duraklarında onlarca bedende, onlarca yüzde, onlarca medeniyette tekrar keşfeder, yeniden büyük bir aşkla ona tutulur, muhtelif senaryoların hepsinde dirayetli bir varoluş sergilerdim.