04 Temmuz 2016

Arnolfinilerin Düğünü

Saçların demişti
Eski bir resme benziyorlar
Son akşam yemeği olabilir ya da
Arnolfini Evlenmesi
Ben bu türden masallara
İnanacak değildim
Babam ölmüş bir kere
Güzel şeyleri de bilmem
Yazım sahi bozuktur
Düzeltemem.

Anlamasınlar diye demişti
Gülüyorum sürekli
Bir şarkı olabilir belki
Örneğin veda busesi
Ben bu türden masallara
İnanacak değildim
Tenim solmuş bir kere
Güzel şeyleri de bilmem
Mamafih acıyla yoğrulmuşum
Düzeltemem.

Kentin öbür yakasında
Dostoyevski sevmiş
Bir varoş evladıyım
Süslü bir geleceğe adansam
Bakışımdan anlaşılır
Düzeltemem.

Hikayeni demişti
Çok merak ediyorum
Dilim bıçaktır en nihayet
Ağzım kan dolar
Anlatamam. 

22 Ekim 2015

Lilith

Ben yüzündeki yara izinden, ruhundaki yara izine giden kestirme yolu keşfeden ilk erkektim. Balkonundan acıyla dolu kalabalıkların göründüğü devasa bir yapıda, üstelik kupkuru bir haziran gecesinde, kırmızı rujdan taşan dudakların söylemişti bunu bana.  Şairlere de şiire de hiç tahammülün yoktu, sen Saba Melikesi Belkıs da değildin, çamurun ortasında açan bir Lotus da. Sen sadece kanserli bir hücreydin, bu sembolik anlatımda.

13 Ekim 2015

Yaşanmayan Zaman

Gri günler, akşamı geceye bağlayan sessiz karanlık, dünyanın yüzümüze yansıyan karanlık algoritması, ıslak asfalta sertçe vuran nalların çıkarttığı sesler, estikçe dünyanın adaletsiz bir yer olduğunu unutturan şu başıboş rüzgâr, o rüzgârın etkisiyle arada bir diğerlerinin arasından sıyrılıp yüzünü çaprazlama kesen bir tutam saç, o bir tutam saçı ezberlenmiş bir tembellikle kulağının arkasına sıkıştıran uzun parmaklı beyaz eller, keşke hava biraz daha kötü olsa diyen ince dudaklar yüce bir porteyi tamamlıyor, biliyorsun. 

Kimsenin hatırlamayacağı o yaşanmamış zaman, anılarımıza biteviye havlayan o uğursuz köpek, içinden iyimser bir masal cininin aniden çıkıverdiği o ucuz şarap, balkonundan yorgun evlerin göründüğü o sisli manzara, durup dururken makyajını tazelediğin o sade ayna, ruhundan sen farketmeden taşan içindeki o hırçın deniz, tamamlanamamış bir şarkının hüznünü taşıyan içi ölü dışı diri bedenlerimiz, hayatın fotoğraf karesine benzeyen nadide anları yüce bir portreyi tamamlıyor, biliyorsun.

Ben sır tutamam ama şarap sır tutar, biliyorsun.

05 Eylül 2015

Çocuk!

Senin hatan bu çocuk! Seni anlamayacak kişilere kendini anlatıyorsun, derdini dev sanıyorsun. Anlamak, dinlemenin sonucudur. Onlar, onlar dediklerin, o kimsenin ruhuna meyletmemiş, medeniyetin dişlilerinin ezdiği serseri mayınlara bile isteye basıyorsun. Dinleyen kulaklar, sesinin ezgisine mi kaptırıyor kendini, kelimelerin kendi tınısına mı bilmiyorsun çocuk! Bir düşün, bir kez o bebeksi yüzüne kirli aynandan bak, rüzgar pardösünü çekiştiriyor diye, kötü havalar seni mutlu ediyor diye, o kadını uzaktan, kimseye haber vermeden seviyorsun diye, hüznünü zırh gibi kuşanmışsın diye, kimi dost bilsen kader ağzına bir parmak acı çalıyor diye, defterine eskimiş dizeleri yazıyorsun diye şair olmuyorsun çocuk! Senin hatan bu çocuk, yanlış dünyaya büyüyorsun.

20 Haziran 2015

Hikayeme Böyle Başlamak İstemezdim



Hikâyeme böyle başlamak istemezdim. Yani devasa bir binanın en tepesinde oturmuş sakin tavırlara sahip bir serseri görünümüyle en azından. Size sisli bir gecede filizlenen nahif aşklardan, süratli bir geceyi tamamlayan hızlı görüntülerden, ruhunu bu anlayışsız dünyanın karanlık köşelerine asla düşürmemiş olan mutlu insanlardan bahsetmek, var olduğunuz günden bu yana içinize yayılan o ince sızıyı biraz olsun dindirebilmek isterdim.

Fakat bu karanlıkta ancak bir sigara yakılır.

Tepesinde oturduğum şu betonarme yapı birazdan çeşitli polis departmanlarının araştırma sahası olacaksa, hakkımda hazırlanan dosyalarda müstehzi sırıtan üniversiteli gençlik resmim, hayat dolu bu gencin neden bu binanın tepesinden kendini boşluğa bıraktığı sorusunu akıllara düşürecekse, psikoloji bilimi bazı hastalıkları yakıştıracaksa bana, tutarsız davranışlarımı anlatan pek çok arkadaşımı dinleyeceklerse, dünyanın jonglörleri aynı labutları çevirecekse, gazetelerde haber oluşum hüzünlü yönler barındıran sade bir haber niteliği taşıyacaksa, belki de bu acı haberin yanında bir mağazanın indirim haberini veren devasa bir görsel yer alacaksa, sonra katlayacaksa beni eller, bir kahvehane masasının üzerinde duracaksam, bir öğrenci evinin kahvaltısına altlık, rastgele girilen bir internet sitesinde giderek eskiyen bir haber olacaksam eğer, size dünyanın güzel bir yer olduğu masalını anlatmaya kalmak, büyük bir riyakârlık olmaz mıydı? 

O yüzden kendimi aşağıda gözüken derin karanlığa bırakmazdan az önce, bir kez daha zamanın tam içinden sesleneceğim kâinata, rüzgârın sesimi uzaklara taşıdığı bu bilindik macerada uzaklarda bir çingene kadınının dilinde eski bir ninniye, ninniyi işiten minik kulaklarda rahatlatıcı bir melodiye, başka bir coğrafyada adilane bir hükümdarın buyruğuna, o buyruğun yol açtığı savaşın çığırtkan borazanına dönüşecek sesim. Yüzümdeki aynı gençlik ifadesi birden yüzyılımızın iltihaplanmış bütün ideolojilerinde, tarihin en kuytu ayrıntısında, bu yaşlı evrenin yükünü taşımaya çalışan bir yoksulun çirkin ellerinde, sadece bir istatistik niteliği taşıyan milyarlarca hayatın ezberlenmiş hareketlerinde tekrar tekrar belirecek. Sonra önümde duran derin karanlık yutacak beni, o zaman anlattığım bütün hikâyeler yalnızca geceleri duyulmak üzere bu binanın tepesinde tekrar tekrar anlatılacak başka ağızlar tarafından. Çünkü talihsizlikleri kanserli bir hücre gibi ruhuna yapışmış olan insanlar için, çünkü dünyayı umut dolu bir yerküre olarak tasavvur etmekten uzak insanlar için uyku saati olarak hazırlanmış sade bir karanlıktan ibaret sayılamayan gece, hayatın bütün karşıtlıklarını tüm çıplaklığıyla gösteren gece, tüm eşitsizlikleri aynı ışıkla aydınlatan gündüzün kirli aydınlığına yeğdir. 

Hikayeme böyle başlamak istemezdim fakat bu karanlıkta ancak bir sigara yakılır.

19 Nisan 2015

Dream About Dream

Hayatın ardına gizlenmiş esrarı ilk kez yakalar gibi oldum da, yakalar gibi olduğumu düşündüğüm anda kayıp gitti zihnimden. Böylece önümde duran eskimiş sandalyeden, karşı masada oturan yaşlı adamın eğik boynundan, caddenin karşısındaki gayretkeş satıcının ayaklarına dolaşan sırnaşık kediden, hemen yanıbaşımdaki asırlık çınar ağacının salınan yaprağından müteşekkil görüntü ortasına bir taş düşen kirli bir su birikintisi nasıl dalgalar oluşturursa, öylece geniş halkalar oluşturarak yok oldu. Bir zaman sonra dünyadaki dengenin, bütün bir ömre sığdırılmaya çalışılan sevinçlerin, tarihin tüm ıstıraplarının, örneğin küçük kardeşim Mustafa'nın çikolata sevgisinin, babamın vitesi istemsiz bir bilinçle değiştirmesinin, hızlıca devam eden bir konuşmanın ortasındaki kesik sessizliğin, incinen bir aşığın ruhundaki ince sızının aynı efsunla yoğrulmuş katmanlar olduğunu gördüm ve korktum bu gördüğüm manzaradan. 

Korkuma yenilmezden az önce kalktım oturduğum o çay bahçesinden. Zira adaletin terazisi yanlış tartıyordu, feleğin çemberi hepimizi kandırıyordu, tek kanallı dünyada hep aynı film oynuyordu.

Yürüdüm. Anladım ki, şu kaldırımlar, şu birbirine yaslanmış yorgun evler, şu gürültülü cadde, yaşandıkça tükenen şu ömür, yüce bir sessizliği tamamlıyordu sadece.

17 Mart 2015

Hayatın Muhkem Mevkileri #8


Saçları bazen kulağından sıyrılıp, beraber eğilip baktığımız atlasın üzerine dökülüverirdi. O sıra bayrakları inceliyorsak saçları aynı anda muhtelif devletlerin bayrağında modern bir motif oluverirdi. Yok o sırada bir haritadaysa gözlerimiz Serpil’in atlasa gelişigüzel dökülen saçları maceracı bir denizcinin yolunu aniden keser, başka bir denizciyi bir kara parçasının keşfi için avantajlı kılardı. Kaldırıp bir hamlede, saçlarını kulağının arkasına tekrar sıkıştırırdı. Öyle zamanlarda tarih bu ayrıntıyı yazsın isterdim, medeniyet dediğimiz çöp yığını bize böyle bir kıyak geçerek gönlümüzü alsın isterdim. 

Sonraları özellikle bu sahneyle hatırladım Serpil’i. Arkaya doğru hafifçe meyleden kırmızı koltuğunda oturmuş televizyondaki basit dizileri izlerken, okuduğu romanda çok beğendiği bir cümleyi heyecanını paylaşmamı istercesine bir sevinçle bana okurken, elimizde pazar çantalarıyla merdiven çıktığımız esnada kalçalarındaki ritmik devinimi seyrederken, eve güç bela girdiğinde, anahtarlarını asmasının hemen akabinde, tek koluyla duvardan da destek alarak ayakkabısını çıkartırken, onlarca minik makyaj malzemesinin içinden kıyafetine uygun tonları seçerek büyük bir seyirci topluluğu onu izliyormuşçasına ağır hareketlerle makyajını yaparken, hastalandığımda bana bin bir özenle şifa niyetine çorba pişirirken de hatırlardım onu bazen. Bu gölgeli anılarımın hepsinde Serpil’in yaşam sevincimi artırdığını, onunla geçen zamanlarımın bir daha aynı lezzette göremeyeceğim bir rüyayı andırdığını anlar, hüzünlenirdim. 

Saçları bütün bunların ötesinde, zamanın birinde yaşamış çok zengin ve kudretli bir hükümdar kızının destansı güzelliğini andıran, bu güzelliği tamamlayan bir tutam tılsımdı. Zamanın ötesinden benim oturma odama, yastığımın bir kısmına, iyi bir sevişmenin sonunda göğsüme yayılması beni sinsice mutlu eder, bu bağlantıyı kurabilmiş olmama içten içe sevinir ama bunu Serpil’e asla anlatamayacağımı hissederdim. Serpil, ruhumun hangi tarihi durakta dinlendiğini, hangi manzarayı seyrettiğini, hangi cümleleri damıtıp hangilerini süzgeçte bıraktığımı bilmez, beni yalnızca onu seven, bu hoşnutlukla avunan bir eş sanır, delgeç bakışlarını yüzüme çevirir de asla içime doğru çevirmezdi. Ben de bu serbestliğin tadını çıkartır, Serpil’i tarihin duraklarında onlarca bedende, onlarca yüzde, onlarca medeniyette tekrar keşfeder, yeniden büyük bir aşkla ona tutulur, muhtelif senaryoların hepsinde dirayetli bir varoluş sergilerdim.  


11 Şubat 2015

Hayatın Muhkem Mevkileri #7

nerelerine baksaydım, ellerin, sigaran, kırmızı eşantiyon çakmağın masanın üzerine desen diye serpiştirilmişti işte, nerelerine baksaydım, o anı tarihe vermemek için, o anı bir düşe esir etmemek için, o anı alelade bir perşembe günü akşamına hediye etmemek için... masanın yerinde durmayan tek bacağı, kazağımın eskimiş kolları, yoksulluğumdan utandığımdan değil, anı çirkinleştirmekten korktuğum için diyorum nerelerine baksaydım. 

o an bir şarkı çalardı arka fonda, bir hırsız yakalanırdı kıskıvrak tarlabaşında, bir kamyon biçip geçerdi masum bir otomobili, bir gemi batardı adriyatikte, bir atom düşerdi tekrar nagazaki'ye, bir hayvan nesli daha tükenirdi aniden, gazze'de toza bulanmış bir çocuk cesedi daha çıkardı enkazdan, ben seni azıcık öpmeye, azıcık koklamaya yeltenseydım eğer.

kazağımın eskimiş kolları, yoksulluğumdan utandığımdan değil.

18 Ocak 2015

Kış İzlenimleri Üzerine Kış Notları

hatırlıyorum, o gün bir hayvanın daha nesli tükenmişti. arkadaşlar kağıt oynarken ben yandaki saldalyede çok okunmaktan yıpranmış bir gazete görmüş, hiç elime almadan, sırf gazetenin yüzünün bana dönük olması sebebiyle okumuştum bu haberi. kansere çare arayan bilim adamları, domatesin faydaları, bir avuç cevizin insan beyni üzerindeki etkisi, fenerbahçe'nin transfer politikası, kanayan ortadoğu, başbakanın geçen hafta verdiği demeç, piyasalardaki hareketlilik, karısını kıskanarak öldüren kirli yüzlü koca ilgilendirmiyordu beni. bir hayvanın daha nesli tükenmişti, aklım nedense bununla meşgul oluyordu. içim bulandı, masadan kalktım. 

yürüdüm. acılarımın saltanatını sürüyordum. şairler en ölümcül dizeleri yazıyorlardı o sıra, bir başka adam aşkından deliriyordu, öteki uzun bir yolculukta kulaklığından yayılan ezgilerle açılıyordu içindeki dünyaya. köpekler sigara izmaritlerini sevmiyordu, üniversiteli kızlar soğuk havalarda hemen üşürdü, aşka yakalanmış talihsiz genç adama bir bardak çay, kötü kahvaltı ve eninde sonunda bir sigara düşüyordu, hayatın ardında bir fon müziği çalmıyordu. başka bir yerde çirkin ritimlerle, ellerini ve vücutlarını sallayan birileri görülüyordu, bir kadın evlenmek istiyordu, ev eşyaları neden bu kadar pahalıydı. bir adamın alnı secdeye değiyordu habire, allah onu neden görmüyordu. marx allahsızın tekiydi, erenler horasandan dönüyordu. neyzen çaldıkça içim sızlıyordu, acılarımın saltanatını sürüyordum. ben yürürüm yane yane, aşk boyadı beni kane, içim sızlıyordu. nihayet dünyayı tek bir kareye sığdırmıştım. o gün bir hayvanın daha nesli tükenmişti.

tophane yokuşundan indim. daha kemal abi'nin ofisine gidecektim, yerleri silecektim, çayı demleyecektim, poğaça simit götürecektim. uzattım yolu, bizimkisi de böyle bir karşı duruştu işte. işe on dakika geç kalmak devrim sayılıyordu. çok sık yapılırsa darbe sayılıyordu. demokrasi çayın yanında iyi gidiyordu.

acılarımın saltanatını sürüyordum, nihayet dünyayı tek bir kareye sığdırmıştım, ben düşünürken bir hayvanın daha nesli tükenmişti. yağmur ormanlarını görmemiştim, amerikayı televizyonda görüyordum, kemal abi maaşımı geciktirmiyordu, yirmi yedi yaşındaydım.

03 Ocak 2015

Kısa Roman II

bir an kusacak oldum da sonra güç bela tuttum kendimi. güvertede herkes meşgul olduğu işi bırakmış, denizden az önce çıkarılmış olan cesede bakıyordu. ceset ancak denizde günlerce yüzdükten sonra bu görünümü almış olabilirdi. mürettebatın bazısı, ceset hakkında denizcilere özgü bir rahatlıkla espriler yapmaya başlamışlardı. içlerinde venedikli bir koloniden esir düşmüş olan ısrarcı bir italyan, beni de sürüklemek istedi oraya. neyse ki savuşturdum onu. küpeşteye tutunup, karımı, çocuklarımı ve evimi düşündüm. deniz, karanlık masallardan çıkmış bir canavar gibi geldikçe üzerime, bir an bu yolculuğun hiç bitmeyeceğini düşünüp kederlendim. 

küpeşteden alta eğilerek, benden çok rüzgarın içeceğini bildiğim sigaramı yaktım. sonsuz bir mavilikten çok, gece gibi karanlık denizin yüzeyini izlerken, denizcilerin neşe içerisinde az önce onları yeterince eğlendiren cesedi, denize atmak üzere olduklarını fark ettim.

kara gibi, deniz de kendi kanunları olan başka bir coğrafyaydı; ölüler gömülmezdi, canlılığını yitirmiş herhangi bir şeye hürmet edilmezdi, denizde her şey işe yararlılığı ile ölçülürdü. 

cesaretimi toplayıp, barbar denizcilerin seramonisini izledim. ceset denize bir zamanlar adı, mesleği, karısı ve çocukları olan bir varlık gibi değil, içi bir yığın malzemeyle dolu bir konteyner gibi düştü. 

11 Temmuz 2014

Kısa Roman

-kadın olan "o kadar da kötü bir ağız değil" dedi erkek olana. erkek olan kapıyı kapatmak üzereydi. ağzıma değişik aletleri, hiç de kibar olmayan bir tutumla sokup aralarında demet hanım'ın uygulamaları hakkında hoş olmayan şeyler konuştular. o sırada ben "ağız" denilen, bir an önce halledilip kurtulunması gereken bir iştim. ağzıma değişik aletleri sokan kadın, zor işleri başardığına emindi. bunu hem bileğinin güçlü hareketlerinden hem de erkek olana, ağzında sigarayla zor bir işi ustalıkla halleden insanlara nazire yaparcasına savurduğu cümlelerden anlıyordum.

-ve hiç tanımadığım demet hanım için üzülüyordum.

eksik kelimeli sözlük #1

mavi: en uzak tonu, batan bir akşam güneşinin yansırsa eğer kumral, ağzı burnu muntazam, güzel bir kadına aşık olmak kolaylaşır. aşkın, akşamüstleri ile mutlaka bir ilişkisi vardır zira. o kadın, uzaklaşırken bir sızı yayılır onun katalizörlüğünü yaptığı bütün mekanizmalara. bir terminal portresidir akşamüstü ya da olsa olsa bir denizkenarı maviliği, zorlama. bir eğlenceden çok, bahsi geçen durgun ve hareketli zamanların, o kadın yürürken yanından hızla geçen otomobilin, ancak ve ancak senin yoksulluğunu tamamlaması sair zihinlerde oluşan bir yanılsama değilse nedir?

çakmak: bazı gecelerin tesellisi uzaktan gelen meyhane şangırtısı, yazlık günlerinin vazgeçilmez öğesi ve işe yararlığı karşısında uyuyakalmayla ölçülen mini televizyon, beraber dondurma yalanan ve ölümün hiç hatırlanmadığı anlar ise de, bazı geceler yalnızca bir sigara yakımı ile eşdeğerdir. tarihöncesinin ve tarihi devirlerin modern insana devrettiği bütün o sorumluluğu bir yük gibi taşımaktan bunalınca zihin, alışılageldik bir noktada çakmak bulur el, ağızda duran sigarayı öper sonra da. 

kazancakis: bir sahil kasabasıdır o benim için. yaşamaktan yorulunca ona giderim, zorba'yı dinlerim. zorba, sizin devasa sandığınız dertlerinizi bir sözüyle unufak eden, ruhuna şarap içiren aksi bir ihtiyardır, söylemem gerekir ki çoğu zaman size rağmen bahtiyardır.

flu: öpüşmek ne kadar fransız ise bu kelime de o denli fransızcadır. belli belirsiz türkçenin tutarsızlığını ve fazlalığını yansıtır o yüzden. söylemek istediğini döndürüp dolaştıran doğu ile söylemek istediğini doğrudan ortaya koyan batının çarpışmasıdır bu kelime mevzusu en özelinde. kelimenin yapaylığından çok, onu cümle içinde kullanma gayreti değil zihin içinde kullanma gayreti belirgindir benim için. bazen, henüz olayı yaşamadan kafamda flu bir şekilde onu canlandırır, yaşadıktan sonra aynı flu olma durumuyla baş başa kalırım. beni üzen ise her şeyin bu denli flu olma telaşı içinde olduğunu bilir ve düşünürken yaşamakta olduğum nesnel gerçekliğin hızla flulaşması.

dimitry: cismani olmayan bir rus genci. on yedi yaşındadır, bir cinayet işlemeyi göze alabilecek kadar gözüpek, bir kadını gerçekten sevebilecek kadar saftır. eğer dimitry şu günlerde yaşasaydı, bir dostoyevski romanından rol çalardı.

hicran: memeleri ellerine sığmayan kadınlar memelerini saçlarıyla kapatır, uzun saçları karadır, kapkara. erotizmi batı icat etmişse, aşkı binbir gece masalları tanıtmıştır tüm dünyaya. bütün kutsiyeti o devasa memelere kolaylıkla yüklenebilir aşkın. aşkı bir bardak çaya, aşkı ruhsuz bir bankta saatlerce oturmaya eşitleyen tüm filmler bir kenara bırakılıp, bir kadını memelerinden sevmeye başlamak lazımdır, yahut boynundan.

07 Haziran 2014

Hayatın Muhkem Mevkileri #6

sesler eksiliyordu birden. adın bilmeceydi şimdi. oturmuş televizyonda dizi izliyordum. televizyonu kandırarak seni izliyordum. yalandan çay demliyordum. çıldıracaktım ama beni çok kişi seviyordu. kimse çıldırmama müsaade etmiyordu. adının yazılı olduğu tabelalar görüyordum şehirlerarası otobüs yolculuklarında. yaşıyor muyum, acaba o koltukta sahiden oturuyor muyum diye muavini çağırıp bazen bir kek, bazen bir tane daha su istiyordum.

sesler eksiliyordu birden. gecenin karanlığında bir orkestra giriyor ve ben aniden bir orhan gencebay oluyordum. yalandan pink floyd dinliyordum. bazen bir adamın gazetesini gözucuyla okuyor ve akşamki maçı soruyordum. yani seni soruyordum. arada bir porno film açıp seni soyuyordum. tabi bunu kimseye söylemiyordum. yüzüne ne çok yüzü benzetiyordum. yaşıyor muyum, acaba o caddede sahiden yürüyor muyum diye bir adamı aniden durdurup hiç gitmeyeceğim bir adres soruyordum.

sesler eksiliyordu birden. bir bankamatik kuyruğuna girip bol sıfırlı bakiyeme bakıyordum. yalandan illüzyon deniyordum. yine para yatmamış diyordum. bir kadının yanına oturuyordum teklifsiz. yani senin yanına oturuyordum. sonra pis bir sokak köpeği seviyordum. onu bana ne çok benzetiyordum. öğrencileri durdurup bir sigara istiyordum. yani seni istiyordum. yaşıyor muyum, acaba sahiden birileriyle muhabbet ediyor muyum diye mehmet'in yazıhanesine gidiyordum.

sesler eksiliyordu birden. nagazaki'den havalanıp amerika'yı bombalıyordum. yalandan tarihi çarpıtıyordum. titanik'i bir kaşık suda batırıyordum. yani seni batırıyordum. o dar sokakta bir çocuğun bana doğru yuvarlanan topuna vuruyordum. bir dilenciye allah versin diyordum. dilenciyi kandırarak sana dair bir dua ediyordum. yaşıyor muyum, acaba sahiden zamanı biliyor muyum diye birilerine saati soruyordum.

sesler eksiliyordu birden. başka bir gezegende oturmuş sigara içerken dünyada hayat var mı diye düşünüyordum. yalandan aforizma üfürüyordum. yani seni düşünüyordum. kimse bilmiyordu ama bir yangının külünü yeniden yakıp geçiyordum. bir kilise de dua ediyor bir camide istavroz çıkarıyordum. yani dini aşkıma alet ediyordum. din ve aşk işlerini ayıramıyordum. yani allahı bu işe karıştırıyordum. meryemi ve isa'yı incitiyordum. yani seni incitiyordum. yaşıyor muyum, acaba sahiden seni seviyor muyum diye saatlerce elimdeki aynaya bakıyordum.

sesler eksiliyordu birden. ben muavini çağırıp bir su daha istiyordum.

02 Haziran 2014

kent radyosu

kent radyosu eski bir şarkıyı popüler etme peşindeydi. saat öğleden sonra üçtü. kuşlar da uçuyordu, bir adam elektrik faturası da yatırıyordu, bir çocuk dondurma alırken kampanya da kovalıyordu. yani anlayacağın benim dışımda her şey mevsim normalleriydi. bir ben miydim bu kenti sevmeyen, bir ben miydim sahiden?

kent radyosu nihayet o şarkıyı popüler etmişti. şimdi herkesin dilinde aynı pis sözler, aynı bozuk gramerlerle oynaşıyordu. her şeyin değiştiği, değiştirildiği yerde ben duruyordum özgül ve yalnızca kendinden sorumlu bir taş gibi. bir kehaneti haklı çıkarmıştım doğarak. şimdi de neresinden bilmem ama bağlanmıştım hayata. ölemiyordum.

bir ben miydim o şarkıyı sevmeyen, bir ben miydim sahiden?

01 Haziran 2014

requiem for a dream

uzunca bir caddede yürüyoruz. rüzgar bir güzellik yaparak önümüzden bir çöp yığınını uçuruveriyor. şurda, mavi tentenin altında bir kedi zamanın döngüselliğini kanıtlıyor. bir kedi hegel'e öykünüyor. nazenin parmağını uzatarak bir binaya bana bir şey gösteriyorsun. işte o an, uzakdoğudan bir şarkı yükseliyor, bir yerde devrim oluyor. bir adam koluma çarptığından dönüp pardon senor diyor. kerameti bir devrim diyorsun, dudağın değil kırmızı rujun konuşuyor, ilahi dinler konuşuyor, biliyorum modern çağa bir peygamber iniyor.

uzunca cadde bitince ara bir sokağa giriyorsun, ağzın bir faciayı ana haber bülteni dublajıyla haber veriyor, git diyorsun ne olur, ürkütücü ana haber bülteni sesinle. deli saçması bütün bunlar diye bağırıyorum arkandan, ancak rüyalarda olur böyle şeyler.
uyanıp nefes nefese, bir bardak su içiyorum.

31 Mayıs 2014

Coğrafi Keşifler

gel güzelim tarihe bir de bu yönden bakalım. yani ellerinden, yani ihanetin başlangıç noktasından, yani yasak meyvenin tutulmasından... bir çay bahçesi buluşmasından, dizdize otutup muhallebi yemekten, dudakların ve dilin nasıl kullanılacağının bilinmediği o ilk öpüşmeden, sevilen kadın üşümesin diye çıkarılan ceketten değil de ellerinden bahsetmek istiyorum ben. marmara'nın ege'nin ve akdeniz'in muhtelif kentlerinde ellerinden bahsettim insanlara. ellerine methiyeler iliştirdim, mitolojik kahramanlara dönüştürdüm, herkese biraz üleştirdim. yani güzelim ellerin ortak payda, yani güzelim ellerin memleket havası, yani güzelim ellerin olmazsa seninkisi eksiltili güzellik, yani güzelim ellerin afrika'nın ümit burnu biraz. yani güzelim ben bir bartolomeu dias.

gel güzelim tarihe bir de bu yönden bakalım. yani adından, yani bilimin yeni paradigmasından, yani dünyanın kanayan yarasından... yani nerede yaşadığından, aslen nereli olduğundan, kimsenin nasıl davranılacağını kestiremediği o ilk karşılaşmadan, yani sevilen kadın sevinsin diye gidilen bir sinemadan değil de adından bahsetmek istiyorum ben.  adını söyle bin kez, ben bulmaca sorayım sen adını söyle, ben adres sorayım sen adını söyle, ben alo diyeyim sen adını söyle. kahvehanelerde adından  bahsettim insanlara. adına güzellemeler yakıştırdık, adına bir çocuğu alıştırdık, adına bir kavga karıştırdık. yani güzelim adın babilin asma bahçesi, yani güzelim adın mutlak bir monarşi, yani güzelim adın endüstriyel bir teori, yani güzelim adın olmasa seninkisi sahiden kıymetsiz bir anarşi, yani güzelim adın amerikanın yeniden keşfi, yani güzelim ben bir americo vespucci. 

gel güzelim tarihe bir de bu yönden bakalım. yani ruhundan, yani ipekli bir kumaştan, yani baştan aşağı yeni bir kozmostan... yani bir ruhsuz pezevengin incittiği parçandan, yani bir hatıranın yerini diğeriyle değiştirdiğin içindeki boşluktan, yani hiçbir şeyin cevabı olamayacağı o sorudan değil de ruhundan bahsetmek istiyorum ben. nerede bir kavga varsa orada ruhundan bahsettim insanlara. ruhuna mücevherler takıştırdık, ruhunu meleklerle yarıştırdık, biraz cenneti anıştırdık. yani güzelim ruhun rio'da bir karnaval, yani güzelim ruhun ortaçağın idam sehpası, yani güzelim ruhun bir barbar istilası, yani güzelim ruhun olmasa dünyayı dolaşırken yarım kalır maceram. yani güzelim ben bir ferdinand macellan.

ne olursun güzelim tarihe bir de bu yönden bakalım.