24 Aralık 2010

Kabus

Her gece gördüğümden o karanlık, o çetrefil kabusu
Katlettim aklımı ve kirlettim o mahrem namusu!

22 Aralık 2010

Being and Nothingness

işte orda, kimsenin gelip geçmediği o apartman boşluğunda oturup ağlamalıyım. öldüğüm için ağlamalıyım, doğduğum için ağlamalıyım, üzdüğüm için, üzüldüğüm için ağlamalıyım. ellerimi, dillerimi bu kadar korkak yetiştirdiğim için ağlamalıyım.

bilmiyorum, ruhumu hangi şehrin karanlığında düşürdüm ben? arada bir gelen o duygu dalgalanmaları, önceleri ruhumu işgal eden, vicdanıma pusulalık eden bir şey değil miydi! kaç kez aynı taşın üstüne oturup öptüm o ölü ruhları. kendi bilgeliğimin ne zaman kölesi oldum, gerçekten bilmiyorum...

hangi saflıkta yetişmiştim ki, her verilen söze inandım, parasıyla değil mi kardeşim diyemedim, param olsa da yitik, kayıp durdum çekilen resimlerin bir köşesinde. ellerine alıp baktıklarında o resme beni gösteren parmaklar kaç kez 'bu kim' kelimesini eklediler varoluşlarına. tanrıyla ne zaman aramız bozuldu, hiç bilmiyorum.

'bazı adamlar hüzünlü doğarlar' demişti bi keresinde babam. o da ben gibi yersiz yurtsuz muydu? o da aldırmaz mıydı çekerken sigarasını, ellerinden kayıp giden anılarına karşı, o da köşesine çekilirken yorulmuş muydu bir şeyler anlatmaya. bu yüzden miydi suskunluğu? bu yüzden miydi ölüme eski bir dostunu görür gibi sıcak davranması, bilmiyorum.

öpüp başıma koysam acılarımı, hüzünlerimin toplamı olduğumdan habersizdir dolmuşta; 'bir kişi uzatır mısın' diyen ruhsuz fahişe. kızmadan, ellerimle yoksulluğumuzu anlatsam o ve ona benzeyen insanlara, kibrimizi eritsek rakı masalarında. ölüp ölüp dirilsek, kalpleri, aşkları, şiirlerden çıkartma gayesi güden bir dernek kursak hep beraber. oturup ağlama seanslarına katılsak, niye böylesin demesek.. tertemiz kalmak bu karanlık dünyada çok mu ütopik, bilmiyorum.

beni gülümsetmeye çalışmaktan vazgeçip, hüzünlerimden pay kapsalardı keşke. işte o sırada gülümsediğimi göreceklerdi belki de. kaybederken o eski çocukluğu büyümenin sıradanlığında farkediyorum dünyanın orospu çocukluğunu bende. anlatamamanın verdiği sıkıntı değil kalemi ağlatan aslında, anlayamayanın varlığı zora sokuyor şimdiki zamanın değerlendirilme şeklini. uçup giderken ellerimden 'an', betimlediğim o dünyanın benlik tasarımından kaynaklı bir düşe eşdeğer olduğunu kime hangi şekilde anlatmak mümkün? inip inip durduğum duraklar, bir yerlere giderler mi otobüse binip, bilmiyorum.

ve bitince hayata dair bütün espriler, bitince söylenecek sözler, bitince okunacak şiir, yine de öper koklarım ben yalnızlığımın dudaklarını. varlığından hoşnut olduğum bir yokluktur o. ve ölürken o sessizlikte bütün bir acıyı yürekte taşımış olmanın yükünü de götürmek isterim. kurtulmak istemem ben acılarımdan, kurtulmak istemem ben korkularımdan. şikayetimden ötürü kırılırlarsa gider gönüllerini alırım. çıkan sesler kalbimin hüznünü anlatır mı, bilmiyorum. 

yürürken karanlıkta ellerim ceplerimde, kimseden hesabını soramayacağım gözyaşlarımı saklamaktan kaçınırım belki. herkesin yaptığının yanına kar kaldığı, herkesin varlığından diğerlerinin pay aldığı düşünce aklıma iğrenirim belki de her şeyden. kendimden de. ellerimden de. yüzümden de. aşkı satan müzik albümleri utanırlar mı, bilmiyorum.

gitmek istediğim hiçbir yer yok, geldiğim yer belli değil, aldığım nefes kimsesizliğimden bahsediyor. verdiğim nefes yorgun bir sarhoşu tasvir ediyor. canımı sıkan bu sıkışmışlık esasında. yoksa teatral yeteneğimi kullanarak yaşıyorum aranızda. daha ne kadar dayanırım, bilmiyorum.

sigaramı tutuşturup dudaklarıma, çakıyorum çakmağı. yakabilir miyim, bilmiyorum. ve terkedilmiş apartmana doğru ilerliyorum.

işte orda, kimsenin gelip geçmediği o apartman boşluğunda oturup ağlamalıyım. öldüğüm için ağlamalıyım, doğduğum için ağlamalıyım, üzdüğüm için, üzüldüğüm için ağlamalıyım. ellerimi, dillerimi bu kadar korkak yetiştirdiğim için ağlamalıyım. gülmek edebiyat sayılmalı mı, kafka'ya soruyorum. o bilir. ben bilmiyorum...

14 Aralık 2010

Dante's Inferno / Part 2

aslında bu hikayede herkes kadar suçlu olduğumu itiraf etmeliyim. buna rağmen belki de son sahnede barettayı ağzıma sokup, ateş ettiğimdeyse suçsuzluğumu müzik setinde çalan son şarkı anlatacaktı. belki de birileri kendinden bahsederken bu yüzden hep başkalarını anlatacaktı.

beatrice karşımdaydı. bacak bacak üstüne atmış, olanca kadınlığıyla sadece sigarayı değil, sigarayla birlikte beni de içine çekiyor, dumanıyla birlikte bütün benliğimi de üflüyordu dudaklarından.

anlattığı hikayeleri muazzam bir dikkatle dinliyor, hiçbir noktasını kaçırmamaya gayret ediyordum. varolmanın dayanılmaz hafifliği buydu işte, kundera'nın anlatmak isteği buydu. birden dudaklarında bir korku, gözlerinde bir dehşet seçiliverdi beatrice'in. anlamadığım bir şekilde müzik setinde birdenbire iced earth'ten dante's inferno çalmaya başlamıştı. beatrice bu dakikayı bekliyor olmalıydı.

eğilip çantasını kısa bir süre kurcaladı. bir karaltıyı belli belirsiz seçiyor, kafamda gördüğüm cismi anlamlandırmaya çalışıyordum ki beatrice elindeki nesneyi aramızdaki sehpaya bıraktı.

bu bir baretta'ydı.

gözlerimi beatrice'in gözleriyle sevişmeye terketmiş, benliğimi tatile çıkarmıştım. kulaklarım artık beatrice'in dudaklarının müşterisiydi.

'sen' dedi 'kafka'yı vuracaksın'

'bense milena'yı...'

'peki ama neden' diyebildim sadece. beatrice sesinin tınısını öyle bir düzenlemişti ki, birileri buna ölüm diyebilirdi. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. konuştu;

'çünkü dedi bu bunalmışlık bize dayatıldı. bu durumdan kurtulmamızın tek çaresi bu! bu huzursuzluktan, bu bedenine hapis varlığından kurtulacaksın bu sayede ve bütün bir insanlığın bize minnettar olamamasının tek nedeni onları nasıl bir durumdan kurtarıyor olduğumuzu bilmiyor olmaları olacak.'

dante's inferno çalıyordu. şarkı kesilmiyordu. barettayı elime alıp 2-3 saniye baktım.

ve ani bir hareketle ayağa kalkıp şarjör boşalana dek gölgeme ateş ettim.

silah elimden düşmezden önce midemin bulandığını şiddetli bir biçimde duyumsayarak beatrice'e döndüm. kim bilir kaç kişinin hayallerine kusacaktım?

kafamı kaldırdım, tekrar gölgeme döndüm. yerden seken mermilerin öldürdüğü eski sevgililerimin cesetlerini gördüğümde arka planda çalan şarkı kesilmiş, kafa karışıklığımla karanlık bir odada ateşli bir sevişmeye tutuşmuştum.

kaç dizeyi kustuğumdan habersizdim, kaç şiiri içtiğimden habersizdim. gölgemi öldüremeyeceğimi beatrice anlatmaya çalışacaktım ki; onun yıllar önce öldüğünü hatırladım.

aslında bu hikayede herkes kadar suçlu olduğumu itiraf etmeliyim.

şimdi yeni bir şarkı başlamıştı. baretta'yı ağzıma sokup, hiç düşünmeden ateş ettim.

13 Aralık 2010

Yirmi Birinci Yüzyıla Hoşgeldiniz

21. yüzyılda hepimiz aynalardaki görüntümüze hayranız. aynalardaki görüntüsüne aşık olmayanlar bunalımdalar. yaşasın plastik cerrahi!

21. yüzyılda bizi ilgilendiren şeyler araba markaları, moda haftaları ve aldığımız kıyafetlerin etiket fiyatları.

21. yüzyılda statü hayran olduğumuz başlıca fenomen.

21. yüzyılda aşk bir para birimi. olanca sıklığıyla elden ele ve dilden dile dolaşan, bütün albenisini kaybeden bir kadın gibi cemiyet aleminin seçkin mekanlarından, şehrin pavyonlarına düşen bir kadın gibi. orospu demeye dilim varmıyor. orospuluk çoğu durumda kutsaldır çünkü.

Lütfen dikkat edin çünkü 21. yüzyılda 'hümanist olmakla' suçlanabilirsiniz.

21. yüzyılda kadın dergileri hafif dozda mutluluk satarlar.

21. yüzyılda ne kadar dolu olduğunuz değil ne kadar dolu göründüğünüz önemli.

21. yüzyılda herkesin en az bir bunalımı var.

21. yüzyılın mottosu: en önemli şey kendinsin, kendinden başka herşey önemsiz, onlar senin önemini arttırmak için varlar.

21. yüzyılda her başarılı erkeğin arkasında bir kadın varken, her başarılı kadının arkasında kaç erkeğin olduğu tabiki denklemdeki değişkenlere bağlıdır.

21. yüzyılda herkes marka değeri.

21. yüzyılda sevgiliniz için bir aksesuar niteliği taşıyorsunuz. tıpkı dolce gabbana bir çanta gibi.

21. yüzyılda 'nasılsın' sorusu sadece kendi durumumuzdan bahsetmek için başvurduğumuz bir girizgah niteliğinde.

21. yüzyıl için ideolojilerin öldüğü çağ denildiğine bakmayın. bütün ölü ideolojiler kafa bulandırılmak için kullanılır.

21. yüzyılda herkes küçük birer tanrıdır. herkes etrafında küçük ya da büyük bir hayran kitlesi oluşturmak ister.

21. yüzyılda çoğu kişi 21. yüzyılın ne olduğunu bilmekle beraber bu durumdan şikayetçi değildir.

ve evet, hala ona tapınıyoruz.

03 Aralık 2010

Gitmek

‎" 'Gitmek' kelimesi senin senfonin olur ancak kalabalık şehirlerin köhne yataklarında. Çünkü ben bilirim ki, yalnızlığın mastar eki olmaz!"

aptallık üzerine

"Güzellikle aptallık arasında doğru orantının varlığı durumunu tersine çevirecek hiçbir kadın tanımadım, görmedim, duymadım."

02 Aralık 2010

Tango Down

gitgide Andre Gide oluyorum, fonda Bridget Fonda çalıyorken. Heiddeger'e haydi gel deyip sohbet ediyor, varolma heveslerimi onda söndürüyorum.

içki şişelerinin bitikliğinde, kuramsal yalnızlıklardan, Albrecht Durer melankolisinin ısrarkeş tavrından bir an olsun kurtulmak istesemde yine o 'evetlenme' durumlarına maruz bırakıp bilincimi, ters yüz edip geçmişimi, geleceğimi öldürüyorum.

öldüğümü kabullenip, yaşamın ızdırabından kurtulmak için yeni, yepyeni insancıklar yaratıp, sayfa üzerinde öldürüyorum.

gözlerindeki anlatım bozukluklarını da görüyorum bu sebepler dolayısıyla, ellerindeki tutarsızlıklar, dillerindeki altı çizili sözcüklerde anlatılmak istenenler beni ilgilendirmediğinden bütün çoktan seçmeli yaşantılarda yumuşak g seçeneğini işaretliyor, cevap anahtarıyla önce zihnini kilitleyip ardından anahtarı denize atıyor, denizi ineğe içirtiyorum. işte böyle böyle yabancılaşıyorum.

sen benim bu şiirsel melankolime, 25 kurşun sık bir silah alıp. ben dünyanın bilumum köşelerine, bunalmışlık kusuyorum.

bilincim Joyce'tan bu yana akarken, ben 'ses' olarak değil, bütün bir beden olarak susuyorum.

telefonda diyorsun ya;
"haftalardır neredesin" diye, ben hep göz önünde kayboluyorum da sen bulamıyorsun..

26 Kasım 2010

Yumuşak G

‎-Alfabenin en sevdiğin harfi ne?
-yumuşak G.
-peki neden?
-çünkü sadece o canımı acıtmadı.

Tanrı versus Dante

   "Doğmuş olmayı hakedecek kadar kötülük etmiş olamayız tanrıya!"

17 Kasım 2010

itiraf

"Ben çok güçsüzüm, yazmadan duramıyorum. Bana musallat olan kelimelerden ne kurtulabiliyor ne de aslında tamamen kurtulmak istiyorum. Bir gün çekip gitmelerini beklemek ise iç bunaltan bir fanteziden öteye geçemiyor. Zihnim cebren çalışıyor, kalbim hile ile acıyor. Bazen tüm iç organlarımı kusmak istiyorum. Spinoza'ya halka açık tüm alanlarda sövüyorum!"

15 Kasım 2010

Yalnızlığın Mastar Eki Yoktur, Master!

'psikopatlık bir sanattır' diyorsa ve usta, işinin ehli bir kalemtıraş gibi sivriltiyorsa yepyeni kalemlerin uçlarını haşarı, yakışıklı bir yalnız, onun paranoyası üniversitelerin güzel sanatlar bölümünde ders olarak okutulmalıdır.

bir aforizmaysa bakışları, kendinden sakladığı, sürekli mücadele ettiği alterego'su yön veriyorsa, düzenliyorsa bir neşteri tutan ellerin titrekliğini, o, her kadının kasıkları arasında yer alan bazen gizli, bazen sarih laboratuvarda damıtılmalıdır.

ürkekliğinden ürkülüyor, ressamlar yaptıkları tablodan utanıyorlar, dahası korkuyorlarsa, bu tavırları sanat-sevicilerden takdir görüyorsa ve çıtkırıldım kadınlar hala onun ruhunda bir cinsel organın yokluğundan şikayet ediyorlarsa, o yakışıklının alnına üçüncü sınıf bir sokak aralığında bir silah dayanmalıdır. ağzına tutuşturulan son sigarasında onunla beraber, alelade anıları da yanmalıdır.

otonom aşklardan nefret ediyorsa, sağ eli sol eline düşmanca bir tavır takınıyorsa o yabancı, yaban arılarının istilasında aynada gördüğü yakışıklı surata tükürüyorsa durmaksızın, bir şiir gibi gördüğü kadınların 'fill in the blanks' kalıbıyla başka başka adamların koynuna atılmasındandır. o yalnız adamın bu sergüzeşt tavrı, hiç kimseye sorulmadan onun psikopatolojisinde aranmalıdır.

tüm mahrem fantezilerini kelimeleriyle gerçekleştirip, bunu hiç utanmadan teşhir ediyor, yalnızlığına sos yapıyorsa, yalnızlığın 'sade'yken tadının güzel olmamasından kaynaklanıyorsa suskunluğu, o yakışıklı kendine özgü bir yaratımın pürtelaş donanımındadır. kadın düşmanlığından sıyrıldığı dakikalarda tepkileri, ormanda avından korkup tam ters yöne koşmaya başlayan bir çita'nın yansımasında, anındadır. buna rağmen ne zaman kurtulmak istese kelimelerin tacizinden kendi zekasına ve güzelliğine narsistik derecede hayran, eski sevgililerine yedek lastik tanımıyla yaklaşan bir kadının amındadır. oysa o başkalarına yaşamın göreliliği üzerine ders verirken, başkalarının silahı yine onun alnındadır.

kelimelere yön verirken o yakışıklı, silahın boş olduğunun farkındadır.

11 Kasım 2010

aphorism

"Benim artistliğimden nefret ettikçe, kendi tevazuna hayran oluyorsun habersizce. Tanrı beni kutsasın!"

-Dante

amnezia

biz ayrılırken fonda placebo çalmıyordu sevgilim, bunu aklına sok! Biz hiç kült bir filmin can alıcı sahnesi olamadığımız gibi ayrılıklar da hiçbir zaman ani başlayan bir soundtrack kadar sanatsal olamadı. klişe ayrılık sözcükleri kırmızı halılarda yürüdüler  elbette ancak hiçbirisi 'and the oscar goes to' cümlesini duyamadı sevgilim. bacaklarını aç lütfen, bunu aklına ben sokmak istiyorum!

unutmadan! ben seninle ilgili hiçbir ihtimalin arkasında terlemedim sevgilim, skor peşinde olmadığım için 'seni seviyorum' bile demedim. bu yüzden atladığım uçurumun aşağısında 'kurtuluşumun' olduğunu göremedi gözlerin. bacaklarını omzuma ver sevgilim, bunu da aklına ben sokacağım!

verdiğim sözleri, verdiğin götlere benzetme sevgilim! ben seni ilk başka adamların koynunda tanıdım ve orda sevdim.

'sus artık canımı acıtıyor sözlerin' derken bile beni bir yılana benzetişini hatırlıyorum. oysa bilmiyordun seni ne zamandır koynumda beslediğimi. susarım ama susarken bile bir şeyler anlatmak adetimdir sevgilim!

biz ayrılırken fonda placebo çalmıyordu sevgilim, şimdi yine gözlerini yuvarlayıp kızdırma beni, seni ben durduk yere şiirselleştirdim...

şimdi siktir git başımdan sevgilim
çünkü bensiz bir sike benzemiyor gözlerin!

07 Kasım 2010

never escape from madness

imgenin kararlılığı dürtünce gecenin karanlığını benim tenhalığım başlar. ben buna 'hardcore' derim. bilinç akar o saatlerde, saatlerin huzurla aktığı söylenir başka hayatların, karı-kız pazarının yoğun olduğu eğlence semtlerinde. zorunlulukla ve çoğunlukla kuramsal yalnızlıklardan kaçındığım o dakikalar benim yaratım sürecimdir. zihnim arjantin'de en ateşli tango figürlerini gösterir, seyircilerden alkış alırken, bir dakika sonra lokal bir anesteziyle kendi kendini uyuşturur. ardından bir timsahın gözyaşlarına atfedilen menfi yakıştırmaları düşünür, ağlarım sayfa üzerine. timsahın gözyaşlarına inanılmayan bütün yönleri caretta caretta'ların sevimliliğine eşitlerim bende, herkes gibi. ruhum kolbastı yaparken, bedenim misket havasının durağanlığında bir çay-kahve belki de bir sigara peşindedir. gece çoktan gün doğumunu becermiş ve çoğunlukla tüm güzel yönlerine boşalmış olur. zihnim bir sonraki geceye hamile kalır.

'ihanet' kelimesi çok soylu bir orospu çocuğu olarak yer alır sözlüğümde. o da tıpkı benim gibi çekici ve yine benim gibi nefret edilesidir. yalnızlığını milano moda haftasının tahta götlü mankenleri gibi teşhir etme peşindedir. kendiliğini boş vitese almıştır, dikiz aynasından eski sevgililerini görür. bazı kelimeler soyluluğumun kenar süsü olurken, sıradanlığın sofistike yönlerni görme hastalığına tutulurum ben. sorduğum hain soruların kahpe cevaplarına çok önceleri 'tik' işareti koyduğumu unutan kadınlara aslında görmüş-geçirmişliğin değil, direkt 'geçirmişliğin' havasını taslarım. sonra; sevgilisi tarafından terkedilmiş, kendini rakı'dan mahrum bırakıp, ormanların kuytu köşelerinde tek başına ağlayan bir timsah siparişi veririm internetten, kargo paketini getiren adamın bakışlarını es geçerek, kurduğum rakı masasında timsahla dertleşir, beraber ağlar ve gözyaşlarına inanırım.

sonra talepkar bir sigaranın dudağımda intihar etmesine izin veririm, imgenin kararlılığı geceyle yetinmemiş haremine yüreğimi de katmıştır, tüm benliğime boşalmıştır. telefonundan gözyaşı akan banyomda soğuk bir duş alır, kalemimden arta kalan herkese eşsiz bir orgazmın mahrumiyetini yaşatırım.


29 Ekim 2010

masal çarpanları

rica etsem beni asal çarpanlarıma
ayırabilir misin?
ama unutma!
ben ancak hüzünlerimle çarpılır
ve yine ancak
yalnızlığıma bölünebilirim..

21 Ekim 2010

20 Ekim 2010

ailemizin medar-ı intiharı

sigaram tekrar tekrar intihar ederken artık morlaşmış dudaklarımın arasında, uzandığım zeminin temiz olup olmadığını düşünüyorum bende tıpkı tyler'ın tabancasını düşünen 'the narrator' gibi. rüyaların kayıtsızlığı, insan olmanın, ahlaklı olmanın siktiriboktan dayanılmazlığı aklıma düşüyor. bir kaç kalp incitebilirdim aslında diyorum kendi kendime.

düpedüz, fiili bir yalnızlık bu. tekbaşınalık değil, bildiğin yalnızlık. 'tabancanın tetiği kadar sevebildim seni..' 'bir kurşun mesafesi kadar sevdim'.. aklıma gelen bu cümleleri neden hiçbir kadına söylemedim diye düşünüyorum o soğuk zeminde. üzerimde 3 yıl önce alınmış bir tişört. altımda iki hafta önce alınmış bir blue-jean. elimde yarısına ulaşmış bir sigara. hemen yanda sandalyenin üzerinde, biraz bonzai.

ve yattığım yerden goethe'ye küfürler savuruyorum. alman romantizmini duvara dayayıp, bağırtarak becermek istiyorum. idealizmin üzerine basmak, tüm ahlaki sistemleri reddetmek istiyorum bir anlığına. sigaram bitiyor, bir sigara daha koyuyorum titrek ellerimi kullanarak, dudaklarıma. bir çakmak asla bir kibritin yerini tutmaz. kibrit karakterlidir. bazen trip yapar, rüzgarlı havalarda yanmaz, bazen ortasından kırılır, elinizi yakma tehlikeniz vardır. bazen kutuda bi tane kalır, buna karşılık 2 sigaranız vardır. hayat üzerine sizi düşüncelere sevk eder. ben eğer bu kadar Elm Sokağı'ysam rüzgarda kibritle sigaramı yakamadığım içindir. boş yere öldürdüğüm tüm kibrit çöplerinden özür dilemek istiyorum. çakmak kadar kapitalist bir icad daha tanımadım. çakmakları yasaklamamız insanlık için hayırlı birşey olurdu.

soğuk zemin. mermer. arkadan gelen müzik sesine kulak veriyorum child in time olmalı. ne müthiş, ne muazzam bir an. ölmek için doğru dakika. sanki şimdi ölmezsem bir daha ölemeyecekmişim gibi geliyor. bu tabi ki bir requiem. bu tabi ki eldorado.

bu bir zihin tutulması.. yere yatıp zeminin dudaklarını öpüyorum. kalbimde sağanak yağışlar yok. kalbim geri tepmesiz bir silah gibi sadece. ruhum, tanıdığım en büyük orospu. zeminde böyle yatmak, sırtımın donmasına neden oluyor. acıktım, bir sigara daha yakmalıyım.

her intihar girişimi sanatsal değildir. şimdi bunu düşünüyorum. intihar feryatla yanyana olmamalı. en güzel intihar sessiz intihardır. bir amaç uğruna asla olmamalı ayrıca. ormanda yolunu kaybetmek gibi olmalı. ve artık herkes seni kimsenin kurtaramayacağını duyumsamalı. kimse kimseye yaşaması için ısrar etmemeli. intihar edeceklere kolaylık sağlanmalı. teşvik edilmeliler. gülümsemek kolay çalınan bir penaltı?!

aklıma bir söz düştü, canı acıdı belli, yarasına işemeli miyim bilmiyorum.

'okunmaya değer hiçbir hikayem yok, intiharımdan başka'

16 Ekim 2010

i am your boogie man

geceler neden bu kadar intihar? saat ikiyi geçince neden bu kadar Freddy bütün sevgililer?
 
ve her şeyden önemlisi; ben neden bu kadar Elm Sokağı'yım?

14 Ekim 2010

anakronizma

dur, bana öyle uzaklardan öpücük gönderme. başkalarına benden söz etme, kendimi üçüncü tekil şahıs olarak görmeyi hiç sevmem ben. istersen dillerimin pelesenki, olasılık hesaplarımın pezevengi olursun ama öyle uzaklardan öpücük gönderme. beni öyle kelimelerin birinci anlamlarıyla anlatmanı, kelimenin diğer anlamlarıyla aldatmanı kendime yediremem. öyle uzaklardan cilveli bakışlar gönderme bana, bilmiyorsun artık ben onları sikmekten bıktım, birisi kalbime bir sakso bari çekiverse diyorum.

çünkü bilmiyorsun küçük kız, 'yaşamak' hepimizin intiharıdır aslında..

12 Ekim 2010

makyajımı tazelemem gerekiyor dedi hayat

şarap ucuzdu.
hemen yanımda oturmuş, yıldızların güzelliğinden, astronomiden, burçlardan bahsediyordu.
gözleri ucuzdu. elleri ucuzdu. kirpikleri ucuzdu. ya da bunlara anlam yükleyemiyordu kalbim henüz. dilim henüz sivrilmemiş, edebi kurgulara yön veren zihnim belki de hala okuldan kaçıp, tahteravalliye veriyordu kendini.

ben şarabı bir kendi dudaklarıma yapıştırıyor, bir ona uzatıyordum. şarapın tadı, nefret ettiğim eski sevgililerin tadına benziyordu. bunu ona söylemeye kalkmadım. o sadece bilmesi gerektiği kadarını bilecekti. daha önceki tecrübelerden bahis açmayacaktım, kalbim sır tutamazdı ama şarap sır tutardı.

kadın ucuzdu. elleri ruhuma dokunmaktan çok uzaktı. elleri organıma dokunabilirdi ancak. böylesine bir ahlaksızlıkta hep sanatsal bir yön bulurdum ben. bunu ona söylemedim tabi. o sadece bilmesi gerektiği kadarını bilecekti. öylesine büyük bir cahillik ve huzurla seviştik ki, birileri buna mutluluk diyebilirdi.

şarap ucuzdu.

yıllar geçti, beni bir rock barda buldu. geçmişe dair hiçbir şey düşünmediğim o salaş barda, gelip yanıma oturdu. onu görünce şaşırdım, o ise sukunetini koruyordu. şarap içelim mi dedi?

ikimizde hayatta başımıza gelenlerden bahsettik birbirimize, iş hayatında gördüğümüz vefasızlıklardan, sevgililerin çapsız sözlerinden, kırık dökük dostluklardan, aslında yaşadıklarımızın herkesin başına gelen şeyler olduğundan, insanlığın evrensel sorunlarının bu sorunlardan çok daha büyük olduğundan konuştuk. ama artık uzatma dakikalarını oynadığımız ve hayata karşı farklı mağlup olduğumuz konusunda ikimizde hemfikirdik. şarabı bana uzattı, kafama dikip uzun uzun içtim, sonra ona uzatacaktım ki vazgeçtim, şarabı kumların üzerine bırakıp dudaklarına devrildim. herşeyini kaybeden iki insanın sevişmesindeki sanatsal öğeler bir bir ortaya çıkıyordu. dostoyevski bizi görse yazabilir, dali resmedebilir, mozart besteleyebilirdi. sevişirken artık geri dönüşün olmadığını ve herşeyimizi kaybettiğimizi aynı anda tekrar düşündük. elim kasıklarında gezinir, dudaklarım onun ıslak dudaklarını öperken gözlerim bir ara kumların üzerinde duran şarap şişesine takıldı.

artık şarap dışında herşey ucuzdu.

08 Ekim 2010

Özür Dilerim Beatrice

damarlarımdaki çok miktarda uyuşturucuyla birlikte ruhuma bırakılan saatli bomba benzeri bir gece. muazzam şiirsellikte ve overdose'a meyilli gözleri olan bir kadın bu gece, kollarımda uyuma taklidi yapıyor.
öylesine şiirsel ki, 'yarın beni sakın arama, senin gibi bir adam beni bir daha aramamalı' diyor.
'bir depeche mode şarkısı gibi yaşıyorsun hayatını çünkü.' diye de ekliyor ardından
ve yırtarcasına çıkartırken üzerimden kıyafetlerimi, bir boşluk yakalayıp kulaklarına fısıldıyorum.
've bir enya şarkısı gibi ölmek istiyorum bebeğim'

'ben ölürken play butonuna basar mısın?'

06 Ekim 2010

french kiss

-'seni seviyorum, herkesten çok seviyorum' dedi
ben altmetninde yazan herşeyi okuyordum oysa ki
-'seni sikeceğim, herkesten çok ben sikeceğim' diyordu
ona onun hiçbir zaman anlayamayacağı bir derinlikle yanıt verdim;
'-ben seni hiç sevmiyorum' 
-'aşkolsun' diyip dudaklarını büzdü.
gülümseyip dudaklarını öptüm, ki bu öpüşün
altmetninde seni seviyorum kelimesinin ironisi anlatılıyordu

cehennem

yok olan bir şey gibi, yani aynalar, aynalar gibi, bir kimlik sonnet'si gibi adeta, fakat yüzünüz, sanki yüzünüze dokunsam ölürsünüz, bir dokunsam ölürsünüz, bilmediğim bir şiir gibi ölürsünüz, algıda kusur etmem kaygılanmayınız, gözleriniz bakunin'in anarşizmi gibi, elleriniz sanki sadece kendi varoluşundan sorumlu, sanki dostoyevski'nin varoluşçuluğu, elleriniz kimseye hesap vermeyecek kadar güçlü, utangaç ve solgun..

gitmeyiniz, durun, gidip durmayınız, sizinle metafor yağmurunda ıslanırız, dilleriniz sokrates'in keskin yargıları gibi, dilleriniz yaralayıcı, yani yok olmak gibi, yani bir kızıllıığı ellemek gibi, yani kızıllık, yani bacaklarınız, yani bacaklarınızın arası, dudaklarını öptüğüm o yarık, yani dışı kıpkızıl, içi bembeyaz. yani sartre'ın 'kendinde şey' dediği, yani 'balçıksı' dediği.. uluorta ölmeyiniz matmazel, yani ben içkiye ve nietzsche'ye düşkünüm, beni delirtmeyiniz matmazel.

ne var ki yaldızlı gökyüzüne benzer hallerim yok, solgunluk var demek istediğim, çoğalan bir şeyler, umursamaz bir şeyler, yani bencilce bir şeyler, yani sadece kendinde çoğalan bir şeyler, yani egosantrik, kelimem kadar güçsüz bir varoluş elbette bu, farkında oldukça utanan bir varoluş, yani bu bir nevi 'never ending way' matmazel. utanmayınız, memeleriniz daha masum bakışlarınızdan.

yani o memeler var ya, biri mağripe bakıyor diğeri maşruka, biri gel diyor diğeri gelme, yani memeler başlıca paradoksumuz olsun mu, olsun, sen şimdi hangi bilimin paradigması, billahi kafka'nın huzursuzluğundan başka bir şey değil bu yalnızlığınız, bu hissiniz, bu içkinin dibine vurma halleriniz, yani bu mutluyum halleriniz, bu herşeyden önemli benim halleriniz, bu balçıksı halleriniz, bu kendinde şey durumlarınız.

oysa ben sizi, ikonoklastik dönemlere benzetecektim, geç bizans'a, erken roma etkisine, yani ne biliyim myken uygarlığına benzetecektim, yani sizi tarihe mal edecektim, yani siz gittiniz kimlere mal oldunuz, yani demek istediğim biraz malsınız, olsun, sizi seviyorum, olsun sizi, aleksey ivanoviç'in polina'yı sevmesine benzer seviyorum, sizi katoliklerin isa'yı sevmesine benzer seviyorum, olsun, vallahi ben sizi nietzsche'nin lou salome'u sevmesi gibi, kafka'nın milena'ya yazdığı mektuplar gibi, neyse, sizi tarihe mal ediyorum. bakışlarınız barok mu? yani benim kalbim biraz rokoko'dur da.

yani ben sizin amınıza koyayım matmazel. bilinç kaybı bu, kelimem özensiz yani, bilinç akınca küfre gider dilim, yani amınıza, yani koyayım. yani vurgu tonunu korumak meselesi, yani benimle delirmek ister misiniz matmazel, benim kalbim biraz yorgundur, hem dilim içkiye, hem zihnim nietzshe'ye düşkündür matmazel.

yani matmazel sizi anarşimden çok sevdim, ki kimseye yapmam bu iyiliği.

02 Ekim 2010

niagara

terkedişler, kayboluşlar,
üçüncü sınıf korkular
kimsesiz çocuk bakışlı sevdalar
gözlerinde kendimi gördüğüm dilenciler
ağlatır beni!.

ama eski bir şiir kitabının
arasında ve yine
eski bir sevgili tarafından
belki benim uykuda olduğum
bir saate denk gelen bir sessizlikte
ki aynı sessizliğe sahip bir kararlılıkla
karalanmış bir şiir bulunca ben
asla ağlamam!..

artık takma ismim
'Niagara' olur!..

çünkü aynı sessizlikte
bir sevgilidir o.

23 Eylül 2010

kozmik hardcore

bedenim sarmaşık saçlı kadınları
ruhum sırnaşık bir melankoliyi
zihnim ardışık kelimeleri
benliğim bu karmaşık seramoniyi
canlarını acıtarak delicesine sikiyor.

ve ben buna kesinlikle
hardcore diyorum!..

21 Eylül 2010

Murat

"90'lı yılların başı. soğuk günlerde anlam veremediğimiz bir kömür kokusu duyuyoruz. küçük şortlarımız, gömleklerimiz, pantolonlarımız var. henüz uzun uzadıya hayaller kurmuyoruz. problemler oyuncak boyutunda ortaya çıkıyor. madeni paraların verdiği mutluluğa hiçbir kağıt para, hiçbir tomar erişememiş. babamıza 'senin yüzünde saçlar var ama bende neden yok' diyerek aile efradında gülme efekti oluşturabiliyoruz. sıcak günlerde kelebekler artistik hareket peşindeler. bizim için oyun oynamak tanrısal bir hediye, muazzam bir zevk kaynağı. mahallemiz kalabalık. oyun oynamak için bolca arkadaşımız, yaşıtımız mevcut. bir iki yaşa yansıyan büyüklük ve küçüklükleri görmezden geliyoruz. 

işte bu atmosferle kuşatılan bir günde mutlak bir mutluluk içerisinde oynarken kamyonlarımız ve dozerlerimizle, yanımıza yaklaşıyor mahallemize yeni taşınan utangaç ama bir o kadarda aidiyet duygusuna hevesli murat.biz görmezden geliyoruz. yok olmaz diyoruz, sen gelme. diğerleri de iştirak ediyor bu söyleme.. murat duraksayan adımlarla kaldırım üzerinde yer alan beyaz taşa oturuyor, içli içli ama feryatsız ağlıyor. öyle olgun bir tavırla ağlıyor ki, murat'a edebi bir anlam yüklemek işten değil. 

annem tesadüfen yoldan geçerken murat'ı görüyor, yanına yaklaşıyor. murat sessiz, ne oldu diyor. bir mırıltı gibi itiraf ediyor anneme, acımasızlığımızı. annem beni usulca kenara çekiyor, arkadaşlarım uzakta bu çağrıya anlam atfetmeksizin oyunlarına devam ediyorlar. 

kulağıma asılıyor annem, öyle bir asılıyor ki, kulağımın kafatasımdan ayrılacağını hissettiriyor bir anlığına duyduğum sesler. annem asılıyor, ben acıyla kıvranıyorum. neredeyse ağlayacağım. kulağıma şiddetle asılan eline karşın, hiç de şiddet içermeyen tanrısal bir ifadeyle ağzından çıkıyor sözler, annemin gözleri şefkatli ama yüzünde gülümsemeden eser yok. muazzam bir ciddiyet. diyor ki o şefkatli sesiyle; oğlum, kimseye sırtını dönmeyeceksin!.

tekrarlıyor ellerini kulaklarımdan çekmeyen tanrım; anladın mı? kimseye sırtını dönmeyeceksin! anladım diyorum ve kulağımdan çekiyor elini, öyle muazzam bir acı, öylesine sıcak ki kulağım, anladım kelimesi ruhuma kazınıyor. 

murat'ı yanımıza alıyoruz, akşama kadar oynuyoruz. murat çok mutlu. gözlerindeki yaşların, dozeriyle kamyonuna kum doldurduğu adama pusula olacağından habersiz, alabildiğine gülümsüyor. murat'la çok iyi arkadaş oluyoruz, artık sürekli birbirimizin kamyonuna kum dolduruyoruz. murat ve ailesi bir buçuk sene sonra mahallemizden taşınıyorlar. bir daha onu göremiyorum."

yıllar geçti, büyüdüm. pantolonlarımın boyu uzadı, kelebekler'in bir gün yaşadığını öğrendim, üzüldüm. benim de suratımda babamınki gibi saçlar çıktı. babam öldü. madeni paraları dolmuş parası denkleştirmek için kullanmaya başladım. hayatımda ister istemez bir çok şey değişti, değişmek zorunda bırakıldı. 

arkadaşlarımı, sevgililerimi, sevdiğim kimseyi bırakamadım, terkedemedim, onlara sırtımı dönemedim. otobüse hep ben bindirdim onları, gittiğimi görmelerini istemedim. ayrılırken en son ben sarıldım, gitmelerini bekledim, yürüyüp uzaklaşmayı yediremedim kendime, bazen gizlice bir köşeden gidişlerini izledim. verdiğim söze saygısızlık olarak gördüm gitmeyi. bazen beni çok üzdüler, yine de tamam ulan dedim gel. affetmeyi intikam saydım.. giden sevgililerimi öldürdüm hep, içimde taciz ettim onları, tenhalarda sıkıştırdım tecavüz ettim, her yerlerinden bıçakladım, tecavüzcü coşkun oldum. içimdeki saraylara cesetlerini gömdüm, sonra o sarayları da üstlerine yıktım. ama aradıklarında 'nasılsın, senin için ne yapabilirim' cümlesini ikram ettim onlara. verdiğim söze sadık kalmalıydım. tanrım beni yargılardı sonra. kulaklarım acırdı. gitmeye karar verdiklerinde yanıma çağırdım onları dedim ki; kimseye sırtını dönmeyeceksin!. onlar murat'ı oyuna almadılar. 

oysa murat oyuna alınacak tek kişiydi belki de. sanatçı gibi bir hali vardı. o taşın üzerine oturup sessiz ağlayışı, diğerlerinden farklıydı. anneme derdini anlatmaması diğerlerinden farklıydı. o zamanlar hep çığırtkan ağlardı çocuklar.. ve murat bana, aydınlanmanın, kant'ın, voltaire'in öğretemediği bir çok şey öğretti o sessiz ağlamasıyla.. şimdi nerdedir, hangi şehrin karanlığında ne haldedir bilemiyorum. ona sarılıp sessiz sessiz ağlamak istediğimi biliyorum sadece. selam olsun sana, kısa pantolonlu, koca yürekli çocuk!.. nerelerdesin bilemem ama kalibimde evin sağlam, depremler yıkamaz.. 

anneme bakıyorum, o yoksul kadına, bana hayatta üniversitelerin öğretemediği ne çok şey öğretmiş.. sessizce ağlamayı, ve kimseye sırtımı dönmemeyi öğretmiş.. selam olsun sana da, takma dişli kadın!. 

ne zaman gitmeye kalksam bi yerden bi yere, birinden birine,  kulağım öyle bir sızlıyor ki, oturuyorum yerime. ve anlıyorum ki, ben aslında 'benden gidildikçe' güzelleşiyorum.

ve bazen yolda yürürken ellerim ceplerimde, düşünce bu hikaye zihnime bir de cümle düşüyor dilime; 

"O gün" diyorum "Annem benim tanrımsa, Murat kesinlikle peygamberimdi..."


19 Eylül 2010

Oskar Matzerath

hanfendi, neden böyle müşkül-pesent bir haliniz var?.. bakışlarınız hangi şehrin altyapı sorunundan besleniyor ki siz böyle umarsız bir edayla gülümsüyorsunuz kimsesiz çocuk bakışlı sevdalara.. güzelliğinizi dört başı mamur belleyip, kendiniz için bir mastürbasyon alanı haline getirdiğiniz çok belli. sanırım arkadaşlarınızla 'kırılma' seansalrına katılıyorsunuz. çıtırsınız ya, en olmadı kırılırsınız bence, bu sizin son kozunuz gibi duruyor. hanfendi, neden bu kadar limited'siniz. zamanın uçup gidiciliği size bir şey ifade ediyor mu? yoksa siz ifade özgürlüğünüzü girdiğiniz her ortamda 'ay ne kadar güzelim bugün' cümlesiyle mi elden çıkarıyorsunuz!. güçsüzlüğün en edebi yanlarını, güçsüzlüğün aslında güç olduğunu anlamayacak kadar geri zekalı mısınız? zeka sizce matematik problemleri çözerken gösterdiğimiz çaba ve başarıya mı oranlanır?.. siz yalnızlığın patolojik  yönlerini göremeyecek kadar Prime-Time'sınız. bir insanın yüz ifadesinde sakladığı cümleleri, üzünç hallerini, boşlukları göremeyecek kadar mevsim-normallerisiniz.çoğu zaman sevgililerinize karşı, balkanlardan gelen soğuk hava dalgası'sınız. alçak basınç alanlarında bekaret mi kaybedersiniz? 'evlenene kadar olmaz' diyecek kadar anonim mi yaklaşırsınız dinozor adamlara? bütün görkemine karşın batan Titanik'ten haberdar mısınız? Yoksa sadece filminde bahsi geçen osuruk aşk hikayesine mi vurgunsunuz?

kalbimi kırmaktan bahsediyorsunuz. bu halinizle kalbimi kırmaktan bahsetmeniz, öylesine gülme efekti ki, size ancak yeniyetmelere fırlattığım gülücüğü fırlatacağım. lüks arabaların markalarını ne çabuk ezberlediniz, arka tamponunuzda hasar olması muhtemel, motor çok fazla kilometre yol yapmış olabilir, rot balans ayarına en yakın zamanda ihtiyaç var gibi görünüyor. kaç gecenin sabahında bir meta olarak alındığınız arabalardan yine bir meta olarak indirildiniz? oysa topuklarınızı o adamın kalbine batırdığınızı düşünmüştünüz. hanfendi, o adamların kalpleri yoktur, sikleri vardır. küfrün bana yakışmadığını söylüyorsunuz, oysa olur mu hanfendi küfür en çok bana yakışır. biz kelimelerle oynaşırız, ben kitapların satır aralarında onların külotlarını indiririm, coşkun orgazmlar yaşarız, niagara oluruz. ben onların bütün anlamlarını ağzıma alırım, hem bazen üçlü yaparız, kahve, sigara, kitap. güzel olur, size de tavsiye ederim. siz hangi civarlarda üçlü yaparsınız bilemem, ahlakınıza kuş kondurmazsınız, bilirim..

hanfendi, neden böyle kapitalist şirketler gibi bir haliniz var? retro-modern kavramından haberdar mısınız? üçgen peynir misali sos mu yaparsınız bacak aranızı zengin patronlarınıza. ah oysaki siz bilmezsiniz, o adamlar meta'ya taparlar, memeleriniz meta onlar için, kalçalarınız meta, üçgen peyniriniz meta, saçlarınız, gözleriniz. oysa bizim gibi kayıp adamlar şiir gibi görürler tüm bunları. kalbimi kıramazsınız demiştim ya, nedeni biraz da bu. en fazla ben sizin kalbinizi kırarım. çünkü biz Oskar Matzerath'ız, biz ruhumuzu küçük tuttuk, annemiz büyük alalım seneye de giyersin derken hep bedenimizi kastetti çünkü.

hanfendi, neden böyle ağlamaklı bir haliniz var? söylediklerimin çok ağır olduğunu düşünüyorsunuz muhtemelen. tamam hadi kalbimizi kırın, bize acı sözler söyleyin, biz onlar üzerine yepyeni şiirler, yepyeni yazılar inşa edelim, mühendis titizliğiyle çalışalım. kalbimiz yıprandıkça yazıyoruz biz, ilginç değil mi? sizin gibi mutluluğa tapınan insanların anlaması elbette beklenemez. hadi kalbimi kırın hanfendi, olmuyor sanırım, çünkü siz kalbimi kıramayacak kadar mevsim normalleri'siniz, ruhumda bir gedik açıp beni yepyeni edebi denizlere gönderemeyecek kadar, limited şirket'siniz.. dudaklarımla kaç memeye kaç dize karaladığımdan haberdar olamayacak kadar prime-time'sınız. marka ve değer kavramları arasında sıkışıp kaldığınızdan bu yazıda yazanları anlamayacak kadar çok satan'sınız.

hanfendi, hanfendi!..
böyle hışımla nereye gidiyorsunuz?..

15 Eylül 2010

Mephisto

saçların dalgalandı,
soluğun dalgalandı
nefes nefese sevdim seni
sabaha karşı
ve sabaha kadar
ellerin utangaçtı başta
sonra sen bile anlamadan,
yüzyıllık orospu oldular.

yüzün dalgalandı
yüzün dalgakırandı
dudaklarımla sol memene
bir dize karaladım
memelerin utangaçtı başta
ki ben mephisto'ydum artık
duramazdım bacaklarını araladım

bacakların dalgalandı
kasıkların falan filandı
oranda buranda gezindim
göğsün havalandı.
ben mi kadındım sen mi erkek
belli değildi artık
sirke keskin değildi
ama yine de küpüne zarardı.

bedenin dalgalandı
ruhun kırılgandı
'serseri' dedin,
çektin vücuduma sarıldın
ellerin utangaçtı başta
yüzyıllık orospu oldular
'herşey' dedin 'bir yanılsama'
çektin öptün dudaklarımı
'yerlere baksana!' dedin.
baktım yerlere
etraf bana benzeyen çocuklardı.

Dante's Inferno

şimdi ellerinde farklı farklı çiçeklerden bir demet, hemen bir alt sokaktaki çiçekçiye yaptırdığın çok belli. sorun değil. gözlerinde biraz şefkate çalan, biraz umut isteyen, birazda yapılan hatalardan dolayı af dileyen, pişmanlık örtüsüyle kaplanmış bir bakış var. dillerinde yeni öğrendiğin, beni etkilemek için belki de kitaplardan özenle seçtiğin cümleler var. bense kapıyı yarı uykulu açmıştım sana, ancak karşımda seni görünce apar topar savuşturdum uykusuzluğumu ve gözlerine diktim gözlerimi, utanarak, oysa utanması gereken sendin.. biraz gülümsesem boynuma atlayacak gibisin.. içeri alıyorum seni, soğuk konuşuyorum, çay mı? diyorum. 'evet' kelimesi bir mırıltı gibi çıkıyor ağzından. bunu beklemiyordun. hayır, bunu bilseydin gelmezdin hatta. ama şimdi öylece kalkıp gidemiyorsun, belki de bu yeni bir hata olabilir diyerek oturuyorsun olduğun koltuğa, mimlendin sanki, sanki isayı çarmıha çivileyen Romalılar, seni de o koltuğa çivilediler. böyle hissediyorsun..

ben mutfakta çay demlemekle meşgulum. mutfak pis. yerlerde bir iki böcek. zihin dünyam mutfaktan farksız. kafamın içinde böcekler dolaşıyor, ve şimdi de sen. neden geri geldin? ne getirmiş olabilir seni geriye, bu pis daireye? belki de bu evde yaşadığımız ayrıntıları hatırlamaya geldin diyorum kendi kendime, sonra hayır diyorum bu kadar basit olamaz. ve sonra anlıyorum ki, ilişkilerde biri diğeri için her zaman ayrıntıdır. anılara sadakatle bağlanırken kişiler, o anıların müsebbibini unutma eğilimi içindedirler. evet evet, tamam işte bu. bunu düşününce senden iğreniyorum. ama yine de çayına bir madde katmayacağım. bugün iyi uyandım.

yanına gelip çayını uzattığım anda hala tedirginsin. hala gözlerinde umut kırıntıları var. rahat harketlerle karşına geçiyorum, sehpanın üzerinden aldığım sigara paketinden çok yavaş hareketlerle bir sigara çıkarıyorum, sigara paketini sehpaya koyarken aynı yerden zippomu alıyor ve sigaramı tutuşturyorum. ve belki de ikimize dair bir çok şeyi de o an tutuşturuyorum. sen henüz farkında değilsin..

sigaramdan uzun bir nefes çekiyorum içime, dumanını üflediğimde söze girmeyi planlıyorum. anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki içimde, kusmam gereken nefretim, çok az kalan şefkatim, sensiz gecelerde yaşadığım uykusuz saatler, sabah ezanlarının can acıtan tınısı, rüyalarımı tekelleştirmen, acaba başka bir adamla mı, diye içime sağanaklar bırakan kıskançlık bulutları, sevgi, aşk kavramları üzerine derince yaptığım araştırmalar, vardığım sonuçlar, çözümlemeler, senin kuş beyinli olduğunu düşünmem, ihtimaller dahilinde herkesin orospu ve yine ihtimaller dahilinde herkesin orospu çocuğu olduğuna ilişkin hastalıklı düşüncelerim, sadakatin edebiyatın küflü satırlarında doğmuş ve orada can verecek bir tür organizma olduğuna dair kehanetlerim.. ve bunlar gibi çoğu sürreel, bir kısmı yalnızlığımla içli, dışlı bir çok konu. ve dumanı üflüyorum, son duman zerresi de çıkarken ağzımdan, karışırken bok kokulu dairemin son derece kirli salonuna diyorum ki;

-sanat, iki kişinin aynı olguda farklı yönleri görmesi meselesidir.

yok yok, hayır. bunu düşünmedim. söylemek istediğim şey bu değildi. ve evet, seninde duymak istediğin cümle bu değildi. nerden çıktı şimdi bu cümle? bilinçdışıma ittiğim herşey böyle olur olmaz zamanlarda karşıma çıkmak zorunda mı sanki? biraz tedirgin oldun, ellerin titremeye başladı, bunu elinde tuttuğun çay fincanından anlamak zor değil. gözlerinde fırtına öncesi sessizlikler var. ve benim korkularım yarın sürmanşetten yer bulacak kendine eminim, şu söylediğim cümle, dış basında yankı bulacak, telefonla bağlantı talepleri olacak, konferanslara katılacağım.. belki de ünlü birisi olacak belli bir döneme damgamı vuracağım. belki de bu boklu dairemde sessizce yaşamaya devam edeceğim. bundan şikayetçi değilim. bilirsin, farklı yönleri görme meselesi..

sen binbir türlü kafa karışıklığıyla geldiğin bu dairen tam on beş dakika sonra, çok daha fazla kafa karışıklığıyla çıkacaksın. çıkarken seni öpmeyeceğim. sarılırsan karşılık verebilirim ama öpmeyeceğim. ve daha ben dairenin kapısını kapattığım anda, gözlerinde fırtına başlayacak, saklayamayacaksın, ilk defa saklamak istemeyeceksin.. bir yerlere sığınmak isteyeceksin, zor geliyor sana bu durum, ağır geliyor, hayır hayır, bu kadarını da haketmediğini düşünüyorsun, evet sadece hatalar yaptın, ama bu şekilde son bulması gerekmezdi. kafanda kurguladığın şu buluşmanın, alelade yapılmış bir çay, ve tek bir cümleyle son bulması ne kadar acı! ellerin ellerimin hayalini kurmuştu oysaki, şimdi ne yapacak onlar diyorsun. senin ellerinden başka bir tane daha yok diyorsun. sızlanıyorsun. hemen arkadaşlarını aramak zorunda hissediyorsun kendini, rehberini kurcalıyorsun evet, isimler akıp gidiyor, yok diyorsun o beni dinlemez, yok bu dinler ama anlamaz, bunun işi vardır. yalnız kalman gerektiğini anlıyorsun. gidip bir inşaatta ağlamalısın bence, sanat buna denir, birilerinin yanında ağlamak son derece teşhir değil mi?

ve uykusuz gecelerle boğuşuyorsun, günler akşama varmıyor. uzak şehirler aklında, şairlere sığınıyorsun. acın katlanıyor, sabah ezanları can yakmaya başlıyor artık. oysa önceden böyle değildi bu durum. neden böyle olduğuna anlam veremiyorsun. çıldıracak gibi oluyorsun, neyse ki dolapta rakı bulunduruyorsun. akıl sağlığını böyle koruyorsun. zayıfladın, ölmek üzeresin, göz yağmurların dindi. artık gözlerin olarak değil, bütün bedenin olarak ağlıyorsun, ellerin ağlıyor, bacakların, memelerin, bakışların, sesin ağlıyor. duyan var mı? ben sanırım biraz duyuyorum..

eski resimlerimizi bulmak için karıştırdığında buluyorsun hayatın çok zor olmayan şifresini. tozlanmış kolilerin en altında sana daha ilk günümüzde vermiş olduğum, ilk sayfasına üstünkörü bir şiir karalamış olduğum kitabı buluyorsun. açıyorsun sayfalarını tek tek, kokluyorsun. ilk sayfadaki şiiri okuyorsun, anlamsız bir şiir sanki, öyle düşünüyorsun, ne demek istedi burda diyorsun.. oysa nasıl demek istedi demen gerekiyordu. kitabı eviriyorsun çeviriyorsun, ismine bakmayı unutmuşsun, güzel bir baskı, bin dokuz yüz doksan üç basımı, İstanbul'da basılmış, ve büyük harfle 'Yalnızız' yazılmış, altında ne yazıyor diye bakıyorsun, gördüğün isim 'Peyami Safa..'

11 Eylül 2010

heartbreak hotel

sigaramı söndürürken
önceki gün içilmiş bir kahvenin fincanında
gözlerimde kimselerin duymamış
olduğu, kimsenin görmemiş olduğu
bakışlarla düştüm
sensizliğin çıkmaz sokağına..

bakışlarımı gördüler ya,
o saatte sen gözümden düştün

saat tam olarak kaçtı hatırlamıyorum
pikapta bob dylan
dont think twice it's allright diyordu
ve anladım ki sensizliğin
çıkmaz sokaklarında elleri
ceplerinde dolaşan başka adamlarda var
onlarda ben kadar hüzünlü
ben kadar acıya tutkun
ben kadar pezevenk ve ben kadar orospu

bunu farkettim ya,
birden o saatte sohbetimden düştün.

ellerim kanıyordu sonra
velev ki yalan söylüyorum ne önemi var
ellerim kanıyordu sanatsaldı
ayrılık dedikleri böyle olmalıydı
küfürler olmalıydı, sitem olmalıydı
ve sensizliğin çıkmaz sokaklarında anladım ki
senin kalbin bir önceki sevdanın
uzun yollarında keskin virajları alamamıştı
ve bir sigara yaktım

ve birden esrarengizdir
sigaramdan düştün..

acıyan yerlerin olmuştur, yaraların olmuştur
kesik parmakların olmuştur.
merak etme işeyen bir sik bulunur
ben alevde yürürüm de susadım demem
bilirsin bazı günler
yalınayak dolaşır şarkı sölerim ben

ve sen o esnada büyük bir ihtimalle
kalbimden düştün.

şarkı değişiyordu pikapta
tori amos me and a gun diyordu
elimde bir rakı bardağı
evet evet bildiğin rakı, şahsiyetine
hayranlık beslediğim rakı.
ve sensizliğin çıkmaz sokaklarında
yere atılan bir rakı bardağısın sen

o saatlerde sen son şarkıdan düştün

ben ambulansı aradım,
kaza süsü verdiğim bir intihar var diyerek
bir de polisi aradım..

pikapta yanılmıyorsam
elvis'ten heartbreak hotel çalıyordu.

09 Eylül 2010

garson!

dünya tek renk mi bu gece? ellerimiz neden karıncalanıyor? biten bir bira bardağına uzanmış yattığımız için mi bu yarım bırakılmışlık hissi. tekdüze kayboluşlar yaşamalıyız bu gece, kimse bulamamalı bizi. telefonları kapatmalıyız, özümüzü yadsımalıyız bu gece. dünya rengarenk mi bu gece, sen hangi perspektiften bakıyorsun bana sevgilim?

kolay değil ki, geceleri susturmak içindeki orkestrayı. kulaklarında çınlarken kaybettiğin sesler, birden kusma isteği duyuyorsun canım. hayallerini kusmak, umutlarını kusmak, sevgililerini kusmak, dostlarını kusmak, ömrünü kusmak. ama canım, miden o kadarda bulanmıyor, bir caz müziği gibi belki de yine gelip geçiyor o bulantı, zaten kussak rahatlayacağız..

babamız nerde şimdi? hangi yitik toprağın, hangi bitik böcekleriyle muhatap. biz nerdeyiz, yarışıyorum ki bu gece onun yanına gitmeye, bir kadeh daha söylüyorum. ellerimde kadehler paramparça, gözlerimde ateşli hummalar, etrafımda psikolojik destek arkadaşlar. oysa ben, oysa ben sevgilim....

şimdi göz çukurlarımda hangi sevgilililerin süspansiyon ayarı bozulur, bilemem. hangi aşka rot-balans yaparım, bu kasisli yaşantımda bilemem. oysa ben, oysa ben sevgilim.. ben susarım bilirsin..

teferruat diyorum ben tüm bunlara, bahaneler diyorum, vallahi de billahi de orospuluk diyorum, düpedüz kaltaklık diyorum. dünyanın rengarekliğinde bana düzenbaz muamelesi yapıyorlar, oysa bende herkes kadar palyaçoyum sadece, herkes kadar. oysa ben, oysa ben sevgilim.. sen beni nerden bileceksin..

bu gece neden dünya bu kadar aruz ölçüsü? neden bu kadar freddy bu ayrılıklar? neden okeye dördüncü ararken harcadığımz çaba kadar çaba harcamıyoruz yitip giden şeylere? ben bilirim tüm cevapları, ama susarım sevgilim.. susarım ama su verecek bir bedbaht arkadaşım bile kalmadı çevremde..

vefa nedir ki? vefa nedir? sen kelimelerin sözlük anlamlarından haberdar mısın sevgilim.. yüreğim kıyma makinelerinden geçerken, sen kıyma bana sevgilim, yok yok ben ağlamayı beceremem, yok vallahi ben yalvarmayı beceremem. o yüzden kızma bana şimdi. ben şu anda en sanatsal unsurum bu şehirde, belki sevgilim, belki en fazla bir kaç saatliğine, oysa sen, oysa sen sevgilim, sanat nedir düşünür müsün hiç?

toplu mezarlarda ara beni, göçük altlarında ara, sel felaketlerinde ara beni sevgilim. duraklarda ara beni, yorgan altlarında ara, ama beni arama sevgilim, beni ne olur bir daha arama..

garson!

kadehi doldur.. Garson'un adı; ..........

07 Eylül 2010

ding an sich

sen gülümsediğinde, ben bir usturlabın ucunda olurdum. ve sevişirken kaderimizin fasit dairesinde ben muhakkak senin sesinde uyurdum o sevişmelerin sonunda. nolursa ondan sonra olurdu, ateş kırmızısı mektuplar okuturdum sana çekmecemden çıkartıp, eski birkaç resim gösterirdim. bir silah dayardım alnına, tetiği sen çekerdin..

sen gülümsediğinde, olmayan gamzelerinde seyahate çıkardım ben. naftalin kokuları duyardım kasıklarından. oralara doğru sürerdim atımı. vücudunda serüvenlere çıkmaktan hoşlanırdım. sen rüzgar gibi konuşurdun, okyanus gibi bakardın. gözlerin gibi karanlıktı denizler, gözlerin gibi karanlık ve uzak. sen buna rağmen o denizlerden korkardın.. ve sanırdın ki; güzelliğimin dört başı mamur. oysa biz hiç sevmezdik, ayrılığın durağında apar topar inenleri.

sen gülümsediğinde ben belindeki gamzelerde çoktan korunaklı çadırlar açmış olurdum. üç oda bir salon hayallerine şemsiye olurdum, korunaklı limanlarda aşkımıza sponsor arardım.. oysa senin bilumum kayıtsızlığın da aşık olunacak ender yönlerden biriydi kanımca. sonra ben Demokles'in kılıcı gibi çıkartır, organımı sallardım sana. yüzünden esrik gülümsemeler gitmez, alaycı ses tonunu ciddi yüz ifadenle çeliştirir, beni muallak bir kafa karışıklığıyla seviştirirdin.. 

sen gülümsediğinde benim aklıma hangi kelimelerin düştüğünden habersiz, düşüncende gezintilere çıkardın. ben kelimelerden kalpler yapar, olmayan sevdaları süsler, paketler vitrine koyardım. yalnızlığımı teşhir ederdim. hayır, kalbim pazarlık kabul etmezdi. hayır, kalbim aşkları takside bölmezdi. hayır, kalbim kimsenin yalnızlığından komisyon almazdı. sen kelimelerden habersiz, mutlak gerçeklikler civarında bir evde otururdun. orda kimse iki kere ikinin beş ettiğini iddia edemezdi, bir üçgenin iç açılarının toplamı evrensel yasalara bağlıydı. 

sen gülümsediğinde ben fantazma denizinde kulaçlar atmaya başlardım. ellerimde utangaç parmaklar, parmaklarımda aslından habersiz tırnaklar.. senin analizlerin kendi içine düşen cam kırıklarını toplamaktan ibaretti. senin sevdaların lam ve lamelle aynı terminolojide yer alırdı. sen öpüşleri oda sıcaklığında saklamak taraftarıydın, bunu gittiğin her konferansta savunurdun.. 

sen gülümsediğinde, ben asırlar öncesinde yazılmış bir romanın ilk cümlesi olurdum.  

03 Eylül 2010

artçı şok

ağlamam için vurmuyorlar mı
o şaplağı kıçıma.

o zaman söyler misin bebeğim
ben bu dünyadan
nasıl gülerek gideyim?

bu akşam..

ben zaten bunun olacağını biliyordum.
ağlamam için vurduklarında kıçıma şaplağı
ki ben o esnada baş aşağı duruyordum.

ben zaten bunun olacağını en başından biliyordum
sensizken aciz olduğumu ben kimseye söylemedim sende söyleme
bu da oldu işte, bu akşam overdose'dan ölüyordum.. 

ki ben o esnada yine baş aşağı duruyordum.

uyanmam için vurduklarında yüzüme şaplağı
ben ısrarla acılarıma uyanmıyordum..
ki ben o esnada farklı bir dünyaya inanmıyordum..

ithaf

Bana ithaf edilen bir yazı. Teşekkür ederim Dilsizkalem...

01 Eylül 2010

karbonmonoksit

çocukluğumun
bursa'sında karbonmonoksit
kokmaya başlayınca
oturduğumuz mahalle
ben ertesi gün
kar yağacağını anlardım.

ve o mahalllelerde yaptığımız
futbol maçlarından birinde
kulağıma eğilip
bir gün seni seveceğimi
söylese birisi
ben büyük ihtimalle
topu direğe nişanlardım..

29 Ağustos 2010

?

'nefret' hangi yüzyıldan kalma bir kelime bize. hüzzam makamında sevgililer ayrılığın acımazlığında dinlenme tesisleri mi bulmuşlardır? orda çay kahve içip huzur mu bulurlar. mutlak bir sevdanın peşinden koşmak size şeker şerbeti tadında bir yaklaşım gibi mi gelmektedir?

birine aşık olmanın muazzam çekiciliği güç isteğinde mi yatar? aşk için hangi müdüriyetten yahut hangi kapitalden izin kağıtları çıkarıp, bunları nerede imzalatmalıdır birey? uzatmalarda atılan goller illa ki aynı anda hem hüzünlü hem de çoşkulu mu olmalıdır?

leyla mecnuna kısa mesaj çekmiş midir? babil kulesinden haberdar olan bir kadınla sevişmek çok mu zordur, hayatına giren adamların kulelerinden haberdar olan kadınlar neden babil kulesinden haberdar olmamakta diretmektedirler? izdüşüm dediğimiz şey, banyo zeminindeki seramiklere yansıyan saçların gölgesi midir? sürrealizm çaresi henüz bulunamamış bir hastalık mıdır?

sevdalar eşeyli mi ürer? damardan alınan uyuşturucuları hor gören kadınlar, nerelerinden hangi uyuşturucuyu almışlardır? susturucu kelimesi, kapitalin kucağında zıplarken ağza sarılan bandaj mıdır? bir aşkın sütdişlerinde duraklayıp bir sigara tüttürmek islami ahlaka uygun mudur?

hangi adamın neresinde süblimleşmek mübahtır? am yüz derecede kaynar mı? uzun mesafeden sertçe çekilen şutlar gibi şiirsel aşklar hep auta gitmek zorunda mıdır?

pişmanlık hangi medeniyetin kültürüdür? hangi coğrafya popüler kültürü pişmanlığa endekslemiştir? orospuluk kerhane çalışanı kadın manasında mıdır?..

ve zihnimdeki buhranlarla yaşamak neden bu kadar acı biber görünümü verir gözlerime. acımazlık moda mıdır? bir sigara yakımı geceler, nihavend makamında mı seslendirilir birinci tekil şahıslar tarafından?

not: yazıyorum amına koyim..

28 Ağustos 2010

love story

oysa sen bilmezsin
benim gözlerim
mavi mi siyah mı yeşil mi
çünkü sevgilim,
sen o gözlerde aradın durdun
kendi gözlerinin rengini.

13 Ağustos 2010

eclipse

son konuşmanda
bensiz de dünyanın güzel
olduğundan tut da
ben olmasam da
güneşin hep aynı yerden
doğduğuna kadar
vardırdığın sohbetlere
verecek cevabım yok

çünkü sevgilim, çünkü
sevdamız
kendi etrafında
dönme hızından
birhaberdi
başından beri...

kahperengi

bu depremler, bu yıldırımlar
yok edemez ki benim
kahverengi tonumu.
geceleri biteviye rüya görüyorsun
görüyorsun da çocuk
sabahları esrik havlıyorsun
nedense her şiire

o sersemler, bu kaldırımlar
bilemez ki benim
şiir tadında sarhoşluğumu
geceleri biteviye kadın seviyorsun
seviyorsun da çocuk
sabahları eksik kalıyorsun
o kadının bir yerine

bu rimeller, şu kirpikler çocuk
yok edemez
hiç bir kadının
kahperengi tonunu

hiç kanama

bu şiir intihar etmeli
yüksek bir binanın tepesinden atlayarak

bıçak kullanmamalı ama
kesmemeli kelimeleri
dizelerini olur olmaz yerlerinden delmemeli

bu şiir intihar etmeli
tamam ama
mesela zehir içmemeli
midesi yıkanmamalı

örneğin kafasına namlu dayamamalı
beyni seramiklere geometrik
şekiller çizmemeli

bu şiir bir binanın tepesinden atlamalı
bırakınca kendini 
ve mutlaka yere çarpmadan evvel
yeni şiirlere gebe kalmalı.

bu şiir hiç kanama geçirmemeli
ve bu intihar sebebiyle
bu şehir adet sancısı çekmemeli..

desert eagle

kirpiklerinde kaç gam yükü?
kaç sevdanın vitesini boşa almış olmanın umursamazlığı?

kaç günlük ayrılıklarda ya da belki
kaç içki şişesinin bitikliğinde
kendine saltanat kurar örümcek ağları?

ne bir sembol sevdan var,
ne bir metafordan dem vuracak takatin

sen hangi yüzyıldan çıkıp geldin
işkencecisine gülümseyen adamların
sefa süren geçmişine?

ne bir şiir söyleme telaşın var
ne kendinden vazgeçecek sadakatin

sen hala düzlüklerin keyfini kaçıran,
huzursuz bir sarhoş mu sanıyorsun
şu görkemli dağları?

ne bir kavgan var sevgilim
ne kavga edecek nezaketin

kirpiklerin var uzun
ellerin var beyaz
parmakların var sonra..
onlar hatırlatır zaten bana
örümceklerin kurduğu saltanatı

09 Ağustos 2010

Never Mind

karanlıkta,
parlamaya başlayınca ateşin ucu
aşklar kimseye iltimas geçmeyecektir.

yorulacaksındır,
belki de bu sağanak kelimelerden.
çünkü parlamentolar
dolup dolup taşacaktır,
hayat üstünkörü bir biçimde
ölüp ölüp
dirilmiş kadınların
ellerindeki aynaya yansıyacaktır.

çünkü aşklar kimseye iltimas geçmeyecektir.

bir-iki acı sigaradan sonra,
sözcüklerin paslanmaya başlayacaktır.
ve 'tetanos' kelimesi,
bir balkondan baş aşağı sarkarcasına
içli bir fiile uzaktan uzaktan göz kırpacaktır.

çünkü, gideceğin yerlere otobüsler geçmeyecektir..

03 Ağustos 2010

nestor

sen bana ne güzel yalanlar söylüyorsun nestor!
iliklerimi iliklemeyi unuttum ben, son intiharımda
damarlar şarkı söyleyemez nestor!
tüm hakları saklı tutulur musikinin overdose'da.. 

sen bana ne güzel yalanlar söylüyorsun nestor!
üç silahşörden ikisini becerdiğim gecelerde
içimi öyle rahatlatıyorsun ki nestor!
vallahi, yemin olsun inanacağım şimdi peygamberlerine. 

sen bana hep yalanlar söylüyorsun nestor!
istemeden bir bilinmezi örttüğünü söyleyeceğim herkese. 
formüllerin çokta sikimde değil nestor! 
yalanların doğruya dönüşecek ne olsa yetişkinliğinde. 

hain sorular sormazsan, unutma nestor, 
kahpe yalanlar da duymazsın.

raskolnikov

hayır, ben kimseyi öldürmedim. öldüremedim. 

daha en başından kafama koymuştum halbuki. büyüyünce raskolnikov olacaktım. henüz ilkokul sıralarını aşındırırken önüme gelen beyaz kağıtlara raskolnikov olmak üzerine, derinlikli kompozisyonlar yazacaktım. artık bu saatten sonra gregor samsa olmak kurtarmazdı durumu, jean valjean olmak kurtarmazdı. gözümü yükseklere dikmiştim. 

oysa yıllar sonra anlayacaktım ki, bende kimseyi öldürme cesareti yoktu. öldüremiyordum. bırakın kimseye yararı dokunmayan yaşlı bir tefeci kadını öldürmeyi, bırakın evrensel ahlak yasalarını, ben olabildiğince korkak yetiştirmiştim ellerimi. 

hayatta bir raskolnikov olamadıktan sonra, bu hayatı yaşamanın mantığı ne olabilirdi? bir yerde hayatını tekdüze devam ettiren bir memur olmaktan evla değil miydi, bir romanın ölümsüzlüğünde kendine yer bulmak. insanlar bu farkı anlayamıyorlar mıydı? neden ben raskolnikov olmak gayesi güdüyordum, hiç bilmediğim hayatların ardı arkası kesilmeyen kahkahalarının nefes aralarında. 


gecikmiştim. üçüncü tekil şahıslardan sarkmıştım aşağı katlara. naylon torba ümitler biriktirmiş, sürreal hastalıklar yaşamıştım. raskolnikov olma sınavlarını yıllarca üstüste kazanamamış, üniversitelerin raskolnikov bölümlerine yerleşememiştim. cinayetin hesaplanabilir tüm yönlerini ezbere öğrenememiş, çıtkırıldım adamlara edebi sohbetler anlatmıştım. yaşamanın ölmekle eşdeğer olduğunu anlamamış, aldığım her nefesin beni tahtıma bir adım daha yaklaştırdığını idrak edememiştim. hayır, ben kimseyi öldürememiştim. 


neden sonra, içimden geçen yolların kavşak noktalarına orospu çocukluğu yapacak, şantajcı, rüşvetçi polisler yerleştirerek, içimdeki yolsuzluklara davetiye çıkartabilmiştim. küllerinden doğan her insana bir gün kül olacağını hatırlatmıştım. yüzümde esrik bir gülümsemeyle, hüzün kelimesinin sakallı bir sarhoştan başka hiçbir bünyede vücut bulamayacağını belirtmek istemiştim. 

seviştiğim kadınların reklam aralarında sigara yaktığım bir gün şunu anlamıştım ki; hayır, ben raskolnikov olamazdım. ben kimseyi öldüremiyordum.. 

üflerken o kadının memelerine dumanı, boşluklarımdaki üzünç hallerini, kasıklarımdaki ağrıları, en gizli, en mahrem alfabeleri, şunu anlamıştım; 

ben ancak, kapnın ardındaki, ölümünden birhaber yaşlı tefeci kadındım.. usturanın ucunda adımlar atıp, yanımdakilere usturanın yerini soran sakallı bir sarhoştum. bir romanın kayıp sayfalarıydım, üçüncü sınıf sokak aralarında, yaktığı sigaraları kadınlarının avuçlarında söndürmeyi adet edinmiş, karaktersiz bir roman karakteriydim.. 

28 Temmuz 2010

autodidacte

seni hep yana taramışlar küçük kız.
hemde,
hemde hep yana taramışlar.
seni hep arkaya yatırmışlar küçük kız.
her sevgilinin,
her fikrin,
her adamın,
her korkunun,
arkasına yatırmışlar...

o yüzden küçük kız;
ben seni görür görmez
tuttum ortadan ikiye ayırdım.

24 Temmuz 2010

Karanlıktan Kahkahalar Yükselecek

karanlıktan kahkahalar yükselecek, kırmızıya düşkün adamların mezelerinde kısrak sırıtışlara rastlayacaksın, hiç üzülme. rüzgarda üçüncü tekil şahıslarla tekdüze kayboluşlar yaşayacaksın, bazen teselli ikramiyesi benzeri birkaç insan tanıyacaksın, yetmeyecekler sana.

neden sonra intihara sürüklenecek temiz duyguların, gittikçe İstanbul'a benzeyeceksin. bir kadın eğer istanbul'a benziyorsa o kadından korkmak gerekir halbuki. istanbul büyüdükçe, ruhsuzlaşır, ruhsuzlaştıkça kendi yokluğunda varlık muhasebesi yapmaya çalışır. bir kadın büyüdükçe yalnızlaşır, unutmamalı.

benim kelimelerim şartlı tahliyeden salıverilecekler. üç tarafı denizlerle çevrili güzelliğinde, koyu bir melankolinin kıskacında kaldığından, tv programları sevdanın stratejik noktalardaki önemi üzerine derin sohbetlere girecekler. bir bok anlamayacaksın..

karanlıktan kahkahalar yükselecek, bilimum yerlerde bilimum pozisyonlarda yalnızlığını düz duvara yaslayacaksın. kadınlığın, eski püskü dairelerin, eski püskü odalarında zaman aşımına uğrayacak. sen her seferinde aşkı bulduğunu anlatacaksın çayını yudumlarken, peşkeşçi arkadaşlarına. yaşamın saçmalığına akıl sır erdiremeyeceksin, anlam arayışından bihaber geçirdiğin her senenin hesabını vermek zorunda kalmasan bile bedelini ağır ödeyeceksin. bu durumun içinden çıkmak için kadın dergileri sana hafif dozda mutluluk enjekte edecekler. hazırlıklı olmalısın..

sıradanlığın örtüsü kaplayınca beni, gittiğim her şehrin kaplumbağalarıyla 'eski sevdaların izdüşümünün yarattığı travma' konulu seminerlere katılacağız. imajların dünyasında köşeye sıkışmışlığın yarattığı bunalıma benzer o duygu beraberinde, belki biraz bob dylan dinleyip huzur bulacağız.

sonra birgün kahkahalar kesilecek. istanbul'a fena halde benzemiş olarak kesik kesik yaşadığın uykuya benzer bir yaşamdan yavaş yavaş uyanacaksın. kırmızıya düşkün adamlar, başka kentlerin ışıkları altında duş alıyor olacaklar. bilemeyeceksin.

simgesel, sembolik anlamlar içermediğin için, saklandığın her siperin ardında delik deşik edileceksin. kusura bakma..

ve benim ağzımdan sözcükler, dumanını üflemek için çektiğimde ağzımdan sigaramı, kibirsizce dökülecek

ve yürüyüp gideceğim, istanbul'dan çok uzağa..

21 Temmuz 2010

peyami safa

umutsuzca 'birbirimizi hiç unutmayalım' diye sözler verdik birbirimize. oysa biliyoruz ki, herşey unutulur, hiçbir yere geç kalınmaz. edip'in de dediği gibi her yere yetişilir.

ve dedik ki hayalperestçe 'umarım aradığın mutluluğu bulursun, çünkü bunu hakediyorsun.' oysa biliyoruz ki, insan gittiği her yerde yalnızdır. kimseye kendine olduğundan daha fazla yakın olamazsın. hepimizin birbirinden sakladığı sırlar, sürtüklükler, orospu çocuklukları var. ve peyami'ye selam edercesine, 'yalnızız' kelimesi geliyor dilime, o son konuşmada. ama diyorum ki sonunda 'boşver, şiirselliğin hiç zamanı değil'. oysa biliyoruz ki; 'haketmiyoruz o kadar yüce mutlulukları..'

zaten gördüğü yerden kaleye vuran sevgililerin, direkte patlayan topu oldukça sen, ne derinliğini ne de deneyselliğini anlayabilecekler insanlar. dedim ya; 'yalnızız!'..

21. yüzyılın mottosu

Bir kaç on yıl öncesi: Beni ne doktorlar, ne mühendisler istedi de ben varmadım. Gittim bu adama vardım.
2010 yılı civarları: Benden ne doktorlar mühendisler istedi de ben vermedim. Gittim bu adama verdim!

20 Temmuz 2010

kaldırımlar

sen hiç büyük düşüşler yaşamadın
kaldırımlarda hiç uyumadın
o yüzden,
24 yaşındaki bir delikanlının
görmüş geçirmişliğine asla uyanamadın!

18 Temmuz 2010

Albrecht Durer

ben sana
'Albrecht Durer bir melankolikti'
diyorum.
sen bana
'artık beni sevmiyor musun'
diyorsun.

sanki her gece
başka başka adamların dairelerinde
içine kalın bir şey değil de,
gittikçe kalınlaşan
başıboş bir özgüven
alıyorsun.

bir üçgenin iç açılarının
toplamından
bahsederken bile,
'üç oda bir yalnızlık' diyen
bir emlakçının surat ifadesinde
tutsak kalırcasına,
bacaklarının arasındaki üçgende
kayboluyorsun.

17 Temmuz 2010

sigaramdan düşmek üzeresin

sigaramdan düşmek üzeresin bu alelacele tavırların yüzünden. yüzünden otobanlar geçirilmiş, oysa önceleri bütün yeşillikmiş dudakların. kirpiklerinde kaç gam yükü, kaç sevdanın vitesini boşa almış umursamazlığı, kaç adamın santimetre hesabı var güzelim. yine de hala safça inandığın o ütopik dünyanın, insanoğlunun içinde kendiliğinden bulunan, hep iyi olanın, 'iyinin' bir yerlerde kazanacağına olan aptalca insancından kaynaklanan bir düş olduğunu sana az da olsa anlatabildim diye düşünüyorum. sarhoş kelebekler, kalın ansiklopedilerin arasında kurutulan prezervatifler, uzun uzadıya istanbul'u düşleyen yeniyetme ruhlar, sohbetlerimizi süsleyen unsurlar olmasaydı daha ilk günden anlattığın o kıçıkırık hikayelerine sadece kusabileceğimi itiraf etmeliyim..

kadehimden düşmek üzeresin gördüğün sürreal içerikli rüyalar yüzünden. yüzünden bir şehrin yarısını görebildiğim halde, diğer şehirlerdeki ihtimalsizlik durumlarının sadece bizim kafa karışıklığımızı çoğalttığı gerçeğini kendime bile itiraf edemediğimden alabildiğine kucak açan bir mentaliteye kavuştum yokluğunda. olur olmaz zamanlarda yokluğunu bana hatırlatıp, upuzun yolların sonunda ulaşılan upuzun kirpiklerin sadece bir hatıradan ibaret olduğunu vurgularcasına 'hadi bana kadınlığımı anlat diyorsun.!' güzelim kadınlığın duşa girdiğim zaman hiçbir zaman tam ayarını yapamadığım sıcak su-soğuk su dengesinden biraz hallice. ama şunu da unutmamalı ki; boşaldıktan sonra, o kadın bu kadın yok herkes aynı. yani kimse kendi yemek tarifinden bahsetmesin süreli bir rüyaya koşut olan bu saçmasapan varoluşların dillerine pelesenk olan 'güzellik' ve 'ilgi' çemberinde..

bununla birlikte bir kaç isteğim olucak senden ve herkesten.. 

artık sevdalar iç açılarının toplamından taşmasın..
umutlar olur olmadık yerlerde süblimleşmesin..
izafiyet teorisinden bağımsız bir gelecek tasviri olsun..
uzay-zaman süreklisine koşut, sevgili-ilgi benzetmeleri can yakmasın.
istanbul hayallerden, hayatlardan çıksın.
insan olabildiği her yerde kurt cobain olsun.
omuzlara minimal düzeyde yaslanalım.
kimse ergonomik sekmelerde kendi ruhunu diğerinin içine düşürmesin..
bir kimse diğer kimseyi karadeliklere benzetmesin.
sevdalar piraye'den, nazım'dan miras kalsın.

sigaramdan düşmek üzeresin, hep bu yüzeyselliğin ve aptallığın yüzünden..

11 Temmuz 2010

mavi

ben bir kadın sevdim kardeşim
kadın alabildiğine çingeneydi
hatta kardeşim
kadının dudakları mavi miydi neydi?

kadın el sallardı bana
at arabasının arkasından bazen
hatta kardeşim
kadının otuzüç çocuğu vardı

ben bir kadın sevdim kardeşim
kadın alabildiğine okyanustu
hatta kardeşim ben öptüm diye
kadının memeleri aniden sustu.

ben bir kadın sevdim kardeşim
kadın alabildiğine çingeneydi
hatta kardeşim
kadının dudakları eski bir mengeneydi

işte budur

seks: bir erkeğin kadını kelimenin birinci anlamıyla sikmesi.
aşk: bir kadının bir erkeği kelimenin her anlamıyla sikmesi.

30 Haziran 2010

Aramis

ben güneşli ya da sisli havalarda
içime aldığımdan dumanı kaygısız,
zaman zaman ahşap evlerin
önünden geçerken,
yalnızca ruhum değil,
kalbim de sıkışıyor..

sen yağmurlu ya da puslu havalarda
içine aldığından her nefesi saygısız,
zaman zaman betonarme hayatların
önünde domalırken,
yalnızca bedenin değil,
kalbin de sikişiyor..

Porthos

hiçbir kadının rahminde
Schopenhauer yatmıyor artık,
o yüzden insan olur olmadık yerlerde
kendini Nietzsche sanmamalı...

29 Haziran 2010

Athos

eğer hayatın anlamını arıyorsan,
buzdolabına bak dedi..

kapağı açtığımda;
ağzına Marlboro tutuşturulmuş
bir cesetle karşılaştım...

28 Haziran 2010

Örümceğin Bacakları

ikimizde biraz sorumluyuz
bu tekdüze requiem'den
ancak senin yeni traşlanmış bacakların
her daim bir iktidar devirmeye hazır

oysa sigaramı tutuşturan
siyah ojeli parmakların,
bensiz gecelerde,
hangi ruhsuz pezevengin hatırasında
yer bulmuştur kendine..

yine de her sevişmende
ölümüne keskin bir usturanın
ucunda yürür gibi hissettiren
o pembemsi yumuşaklığın
her seferinde bir örümceğin
hangi bacağıyla devrime hazırlandığı
sorusunu düşürüyor aklıma.

sen hangi bacağınla bir bir devrime
hazırlanııyorsan bu şehrin
gürültülü sessizliğinde,
bunun sebebi kuvvetli ihtimallerin
benim içimden senin ağzına doğru
boşalmış olmasından..

çünkü her ritüelde,
ikimizinde sorumlu tutulduğu
basit uygulamalar var.

o yüzden her kuvvetli ihtimalin
ardından ardıma düşen
tekdüze requiem'ler
senin intikamından çok
kendi sikinin keyfini
problem boyutunda irdelemekte.

12 Haziran 2010

Jargon

her aşkın  bir jargonu
oluşuyor bu coğrafyada.

keşfedilmeyi bekleyen
değerli bir taş örneğin;
bacaklarının arasında
taşıdığın gizemli kapı.

ama sen buna rağmen
bir şiir kitabında bazen
bir dize, bazen bir dörtlük
olmaya razısın güzelim.

sevişmenin edebiyatı,
tutkuyla yanıp tutuşmanın
şiirselliği, ancak
gözükara bir şairin
bakış açısında dahil olur
bu tiyatroya.

örneğin o şair sırtını
öpmekten yorulduğunda
fısıldar kulaklarına;
yatağımda bir sürtüksen eğer sen
sorumlusu Arjantin'de Evita.

yani yankılanırken
topuk seslerin boş koridorlarda
o şair bilir ki;
bu tutku var oldukça
bekaret her gece yeniden
doğururken kendini,
zalimlik sadece
bir adamın sikinde bulur kimliğini.

her aşk kendi jargonunu
oluşturuyor bu coğrafyada.
kelimeler kendinden habersiz,
cümleler overdose'dan dolayı
iki yana yatırmışlar saçlarını.

buna rağmen, o şair
yetiştirmeye çalışırken
o cümleleri en yakın hastaneye,
diğer taraftan da
ağzında duran sigarayı
yakma gayretinde..

06 Haziran 2010

Postmodern Mektup

sana bu satırları bir sonbahar akşamının felç olmuş köşesinden* değil de, zihninde çok tuhaf olay vuku bulmuş bir adamın bilinç dışından yazıyorum.

bütün mektuplara kan bulaştırmak gibi bir adetim var, biliyorsun. adet olmuş kadınların ruhlarına bulaşmamak gibi bir adetim var, biliyorsun. cümleleri özgür bırakmak gibi psikopatik davranışlarım, bir insanın diğeriyle konuşmasını oral sekse benzetmeye varan ilginç metaforlarım var, biliyorsun.

cümlelerimin aralarına sıkışmak gayesinde olduğunu biliyorum, ancak bunu başarman imkansız gibi görünüyor. zira kelimelerle sıkı dostluklarım var. o kadar ki en az kullandıklarım dahi ne zaman arasam, ne zaman başım sıkışsa gelirler, zihnimde bir soluk alıp, çay-kahve içerler. o yüzden bu türden ucuz numaralara kalkışmamak senin yararına olur..

ve orospulaşmanın coğrafyası olmadığını, ancak izlenmesi gereken bir metodunun olduğunu biliyoruz ikimizde. ne var ki hepimizi kuşatan bu siyasi atmosferde, kimseyi kırmadan, kimseyi incitmeden, ne sevişme ne de savaşma imkanımız var. yalnızlığımız hala bizim sidikli kontesimiz mi?** elbette değil, sen yalnızlığını bir bir barın bodrum katında, tanımadığın adamların muazzam çekiciliğinde bırakırken, bende kendi yalnızlığımı ölü bir kadının, zengin dairesinin yatak odasında bıraktım.

sana bu postmodern mektubu, bilmem kaçıncı sokağın bilmem ne apartmanın bilmem kaç numaralı dairesinden yazıyorum. az önce bir cinayet işledim, o yüzden ellerim kanlı. bütün mektuplara kan bulaştırmak gibi bir adetim var, biliyorsun.

biliyorsun ki aşk maalesef bir kadının kalçalarında başlıyor. bunu uzun uzun konuşmuştuk seninle de, acaba demiştik bu düşünce, bizim hastalıklı fantezilerimizin bir ürünü mü? sonra uzun tartışmalar sonunda bunun evrensel bir yasa olduğunu kabul etmiştik ikimizde. lütfen sevgilim, daha az önce işlenmiş bir cinayetin ardından yazılmış bir mektupta konu bütünlüğü, paragraflar arası bağlantı arama. varsın cümleler vurucu olmasın, varsın bir katil olalım biz bu eski yasaların karşısında. bırakalım herşey düşeceği yere düşsün.

 ......


inanmazsın ama dün gece hiç bilmediğim bir şarkı söyledim. sözlerine vuruldum adeta. sonra korktum, sonra gülümsedim. gülümsedim çünkü, hiç kimse bilmediği bir şarkıyı, daha önce hiç duymadığı bir şarkıyı söyleyemez. bu ruh halinin, soğukkanlılıkla işlenmiş bir cinayete kapı açması çokta şaşılacak bir durum değil sanırım.

çünkü her sevişme küçük çapta bir savaştır aslında, biliyorsun.

cümlelerimin arasına sıkışmak gayesinde olduğunu biliyorum sevgilim, ancak bildiğin gibi kelimelerle stratejik ortaklıklarım var. o yüzden beni o boktan kelimelerinle tehdit etmeye kalkma bir sonraki mektubunda. biliyorsun psikopatik davranışlarım var. daha az önce işlenmiş bir cinayetin ardından yazılmış bir mektupta konu bütünlüğü, paragraflar arası bağlantı arama. aslında sevgilim, beni bir daha arama.

ve sevgilim ellerim kanlı, o yüzden her mektuba bulaştırırım biraz.

bu mektubu sana bir sonbahar akşamının felç olmuş köşesinden yazmalıydım. ancak az önce defalarca bıçak sapladığım bedeninin bulunduğu odadaki küçük masada yazmak zorunda kaldım maalesef.

bu satırları, hatta en sevdiğim kelimeleri delicesine akan kanlarının arasına bırakıp, çıkıyorum.

lütfen sevgilim lütfen, daha az önce işlenmiş bir cinayetin ardından yazılmış bir mektupta konu bütünlüğü, paragraflar arası bağlantı arama. aslında sevgilim, beni bir daha arama.

bilirsin kelimelere şantajlar yapmışlığım, çoğunu haraçlara bağlamışlığım vardır.

öldüğün için hüzünlenme sevgilim. en nihayetinde senin aşk aşk deyip yanıp tutuştuğun, uğruna ölürüm dediğin şey sadece bir fantazma.


  *Onur Şenli'nin Agora Meyhanesi şiirinden.
**Can Yücel'in Sevgi Duvarı şiirinden.

05 Haziran 2010

hayat?

"Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaret."

Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain

Orospu

ah sen benim süpersonik kabusum,
platonik orospum!
bilmez misin ki ben her kadehte
biraz daha kekeme
biraz daha pezevenk olurum.

ah sen benim platonik orospum!
bilmez misin ki
sen hayatı alırken kalçalarının arasından içine
ben usulca senin ayak izlerinde
kaybolurum...

04 Haziran 2010

iç ses

Umarım bir yerlerde bir kurtuluş vardır. Artık kırıntılarla yaşamak zor. Çünkü midemin ne kadar büyük olduğunun farkına vardım. Kendi küçük dünyamı tasvir edip duruyorum size ama bir türlü tamir edemiyorum. Umarım bir yardım eli bekleyişim, tembel yaşayışımın bir getirisi değildir. Yoksa köhne mekanların dumanaltı yalnızlığına itileceğim tanıdık eller tarafından. Aslında bende zaman zaman sizin gibi düşünüyorum. Kendimi ajite ettiğimi falan... Fakat yok başka çaresi bu yoksunluğun. 'Dır' 'dir'le biten cümleler tat vermiyor bana gecenin bu vakti. Sonunu tahmin edemediğim cümleler sayfaları süslemeliydi oysa. Ne zamandır bir düşünceyi sakız gibi çiğniyorum. Çizmelerimle kulak memesi kıvamına getirmeye çalışıyorum onu. Bu yüzden melankolik ruh durumlarımdan sıkılmışsınızdır. Ben, yeniden doğuşa inanmıyorum...


Korkularım aç bir insanın ekmek ihtiyacı. Bekleyişlerim, saydamlığımı arttıran aynalar gibi. Öğretilmiş çaresizlik bu. Yahut öğrenilmiş fedailik. Sonra aniden bir 'trak' sesi. Sonrasında ilk aklıma gelen bir silahın kendini aktive edememesi. Bu yüzden önemli tercih sırası. Bu yüzden soruyorlar bana ağlak ilham perileri; 'hayat kaçıncı şık' diye. Klasik sınavlardan nefret ediyorum ama çoktan seçmeli bir hayat ta kafa karışıklığımı çoğaltıyor. Hastalıklı bir içgüdüyle, yapamadıklarımı 'belki?' diyerek boş bırakmıyorum ve sonra bu sorumsuzluğum yüzünden hiç yerleşemiyorum mutluluk üniversitesine...

Aslında şu anda sınava çalışmam gerekiyor. Ama ben bunu yapmak yerine soğuk bir odanın rahatsız eden sessizliğinde 'hayatı anlayamamamın' üzerine ardarda yazılar yazıyorum. Sonra birileri bana gelip; 'saçmasapan' şeyler yapma diyor. Bende gözlerimi kaçırıp, tebessüm ekliyorum suratıma.

Biliyorum bana bildiğim herşeyi tanrı öğretti. Bu yüzden tutunuyorum uçurumlara inat, ağaç köklerine. Bu yüzden heybemden cümleler çıkarıyor, bu yüzden resimler saklıyorum kitap aralarında.

Umarım bir yerlerde bir kurtuluş vardır. Çünkü artık kırıntılarla yaşamak çok zor... Artık beni görünce ürkmesin güvercinler...

03 Haziran 2010

Çingene Sokağındaki Ev

sıkıştırdıysan, ve dayadıysan
bedenimi, çingene sokağındaki o,
ahşap evin dış duvarına, mutlaka ince ince
bir yağmur yağıyor olmalı...

ve eteğin mutlaka açıkta bırakmalı,
rahat durmayıp
kasıklarımı yoklayan,
pürüzsüz ve tacizkar bacağını..

her yanı saran o sonbaharın hüznüne aldırmadan
öpüyorsa yapış yapış bir ahlaksızlıkla
dudakların, dudaklarımı..
uzaklarda bir kadın bir adamı,
sonbaharın koynuna terkediyor olmalı...

29 Mayıs 2010

requiem

penguenler çöllerde geziyorsa eğer,
ben bir baretta'nın şarjöründe olurum mutlaka
o yüzden beni başka yerde arama.

sabah ezanları canını acıtıyorsa eğer,
ben huzursuz bir katilin aklında olurum mutlaka
o yüzden sen ne yap ne et beni,
okuduğun romanların karakterlerinde arama.